Birbirine zıt olan düşüncelerin etkinlik mücadeleleri iki şekilde gerçekleşir. Ya çatışarak biri birini yok edene kadar bir ölüm kalım mücadelesi yaşanır ya da taraflar yan yana veya karşı karşıya oturarak sorunun çatışmasız ve en az zararla nasıl sonuçlandırılacağı konusunda anlaşır.
Tabi bunlar gerçekleşirken değişik taktiklerin uygulamada olduğunu da unutmamak gerekiyor. Doğaldır ki bu durum sorundan soruna, konudan konuya, muhataptan muhataba değişiklikler gösterir. Ancak sonuç olarak sorununun boyutu ne kadar büyük veya küçük olursa olsun mantık budur.
Külhanbeyliği mantığının egemen olduğu yerlerde kim çok caka satarsa onun “Horozluğu” muktedirmiş gibi bir algı sahipliği var. Haklı olan değil de çok bağıran, yerinde durmayan sataşanın durdurulması için ekstra bir çaba gerekiyor.
Neden?
Sorunun daha da büyümeden çözümü için.
Buna rağmen bazı dönemler gelir ki artık araya girenler bile bırakalım ne yapıyorlarsa yapsınlar noktasına gelir. İşte uzlaşmalarda bu durum “zurnanın zırt dediği” noktadır. Çünkü bu noktadan sonra taraflar birbirlerine kesin üstünlük sağlayana kadar çatışmak zorunda kalırlar ve uzlaştırıcı arama gayret ve istekleri de gerçekleşmez.
Malum ülkemizde de bizde de sorunlar mevcut ve bu sorunların çözümü gerekiyor. Sorunun çözümü ha denilince olmayacağı gibi kulak ardı ederek de unutulmuyor. Yani bu sorunları bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Genel talep nedir sorusunun cevabı çatışmasız ve ölümsüz bir sonuç. Çatışmasız ve seviyeli bir politik tartışma!
Bu mümkün müdür?
Evet, bunlar mümkün ancak son günlerdeki politik alanda kullanılan dilin sertleşme oranına bakılırsa durum iyiye doğru gitmiyor.
Bir yandan iktidarın kendini devletin ve toplumun her tarafına dayatma mantığı öte yandan muhalefetin statükocu ve toptan red edici anlayışı uzlaşma tablosunun oluşmasına zemin hazırlamıyor. Sorun sadece bu değil bir de Kürt meselesi ve verilmeyen haklar konusu var ki bu alandaki sertlik de diğerlerinden geri kalır bir yana sahip değil.
Başbakan sert,
Ana muhalefet ve muhalefet parti liderleri sert,
Kürt politik kesimlerinin liderleri sert
Bu kadar sertlik içinde sorunlarının çözümünü bulmak ve gerçekleştirmek kolay değil.
Türkiye geneline bakıldığında artık demokratik laik cumhuriyet kavramı ile ilkelerinin tartışmasız bir şekilde bir yorum farklılığına dönüştüğü görülüyor. Muhafazakâr bir tabana sahip olan iktidarın sandıkta aldığı oy oranları ve parlamentodaki çoğunluğuna dayalı olarak attığı adımlar müdahale edilmeyecek denilen yaşam şartlarına müdahale haline geldiğini belirtmek gerekiyor. Hangi Tv Kanalında hangi sunucunun ne giyeceğine karar veren bir hükümet sahibi olduk. Oysa Başbakan yaptığı balkon konuşmasında herkesin yaşam tarzının kendi güvencelerinde olduğu sözünü vermişti. Bireysel özgürlükler adına atılan bazı adımların suistimale açık bir şekilde yürütülmek istenmesi de ayrı bir iş olarak ortada durmaktadır.
Bu durum belli bir döneme kadar İslamcı kesimin yıllardır inançları gereği yaşayamadıkları ortamın sağlanması adına görmezlikten gelindi ya da sessizce izlendi ancak son zamanlarda rehavet artık dikkat çeker hale geldi denilebilir. Atılan son adımların bile iktidar tabanını oluşturan bazı kesimler tarafından yeterli görülmüyor olması da buna örnek gösterilebilir.
İşte bütün bu durumların politik alanın radikalleşmesine neden olduğu görülmektedir. Hükümetin taleplerini dile getirine muhalif kesime karşı tavrı ise bu radikalleşmesini önünü açıyor. İktidara göre kendisinden olmayan bütün kesimler yasadışı, örgüt veya odak. Bu mantıkla yetkilendirmeler yapılıyor bu mantıkla operasyonlar düzenleniyor bu mantıkla gidişat yönlendirilmeye çalışılıyor ve bu mantık ortamın radikalleşmesine neden oluyor.
Bu radikalleşmenin ülkenin batı yakasındaki resmi gözaltı ve tutuklamalar şeklinde yürüyor ancak doğu yakasının hassasiyetleri daha fazla. Çünkü bu yakada gözaltı ve tutuklama konuları artık sıradanlaştı. Neredeyse bireylerinden birinin cezaevinde olmadığı aile kalmadı gibi. Bu durum doğal olarak potansiyel bir radikalleşme getiriyor. Mesele sorunun bu boyutu değil. Ortamın gerilmesi durumunda ortaya çıkacak güç gösterisi mantığı ve sonunda gelecek olan ölümler…
İşte tam bu noktada herkesi uyarmak ve hassasiyetlere dikkat çekmek gerektiğine inanıyoruz. Bir seçim dönemine giriyoruz ve siyasal partiler arasında sert söylemlerin olması doğaldır. Ancak özellikle Kürt sorunundaki durumun bir seçim radikalleşmesi içermediğini belirtmek gerekiyor. Süreç bir seçime kurban edilemeyecek kadar hassastır ve hükümet başta olmak üzere herkesin bu hassasiyetin gerekleri ölçüsünde adım atması gerektiği açıktır. Bir radikal politik dönem geçireceğimiz görülüyor ama bu dönemin yıkıcı bir politik dönem olmamasına özen gösterilmelidir.