Tehlike, yangının başlamasını ve yayılmasını muhtemel kılan koşulları ifade eder: kuru bitki örtüsü, güçlü rüzgarlar, iklim değişikliği veya diğer faktörler nedeniyle yükselen sıcaklıklar.
Risk ise doğrudan insanlara odaklanır: Nerede yaşadıkları, bölgenin/yaşam alanının nasıl yönetildiği ve bu seçimleri şekillendiren ekonomik ve politik teşvikler.
Tehlike giderek artan bir şekilde, hiçbir ülkenin veya topluluğun tamamen kontrol edemediği (çoğu sera gazı emisyonuna neden olan faaliyetler yoluyla katkıda bulunsa da) güçler tarafından yönlendirilmektedir (iklim değişikliği, kuraklık).
Ancak risk, prensip olarak tamamen bizim azaltma gücümüz dahilindedir.
Bu ayrım, insanlığın yangın üzerindeki kontrolünü yeniden kazanmasına yönelik iki birbirine bağlı yolu işaret etmektedir.
Birinci Yol: Tecrübelerden Ders Çıkarmak
İnsanlık tarihinin büyük bölümünde ateş, bastırılması gereken bir düşman değil, bilgi, hassasiyet ve özenle kullanılması gereken bir araçtı.
Her ülkedeki yerli ve geleneksel topluluklar, yerel ekolojilere, mevsimsel ritimlere ve belirli manzaraların özel yangın davranışına uyum sağlayan gelişmiş yangın yönetimi sistemleri geliştirdiler.
Bu bilgi ilkel veya tesadüfi değildi.
Tecrübeyle denendi, nesiller boyunca aktarıldı ve kültürel uygulamalara yerleşti.
Günümüzde iklim değişikliği, yangın mevsimlerini değiştirerek koşulları daha sıcak ve kuru hale getirdi.
Yangınlar her yerde.
Ateş Üzerindeki Kontrolün İkinci Yolu: Ateşin Siyasi Ekonomisiyle Yüzleşmek
İkinci yol daha zordur çünkü yangın felaketlerinin olasılığını artıran siyasi ve ekonomik yapıların değiştirilmesini gerektirir.
Yangın kendiliğinden oluşmaz.
Çoğu durumda, kasıtlı olarak arazi temizliği için anız yakmak, maden alanı açmak için, zeytinliklerin ve ormanların tıraşlanması gibi nedenlerle veya ihmal sonucu kazara çıkarılır ya da yönetim ve arazi yönetimi başarısızlıkları nedeniyle yayılmasına izin verilir.
Yangınların neden kötüleştiğini anlamak, onları üreten koşullardan kimin fayda sağladığını anlamayı gerektirir.
Tarımsal genişleme, küresel ölçekte ağaç örtüsü kaybının en önemli nedenidir; yangın ise bu genişleme için sıklıkla tercih edilen araçtır.
Ormanlık alanda arazi üzerinde hak iddia etmek, ormanların temizlenmesi anlamına gelir.
Bu da sığır çiftlikleri, ekin tarlaları ve daha fazlasının kurulmasına zemin hazırlar.
Başka bölgelerde odun kömürü üretimine ve küçük ölçekli çiftçilerin araziye tecavüzüne yol açarak, yangına dayanıklı ormanları sistematik olarak yangına eğilimli alanlara dönüştürür.
Bu durumun büyük bir kısmı emtia piyasalarından kaynaklanıyor.
Tahıl, sığır eti, palmiye yağı ve odun için küresel talep, karbon piyasalarından ve gönüllü taahhütlerden gelen koruma sinyallerini bastıran orman dönüşümü için ekonomik teşvikler yaratıyor.
Hem emtia üretimine hem de madencilik gibi -Türkiye’de altın madenciliği alanlarını düşünelim- çıkarıcı endüstrilere verilen sübvansiyonlar, oyun alanını daha da dengesiz hale getiriyor.
Zayıf veya belirsiz arazi mülkiyeti, özellikle orman köylülerinin ve toplulukların arazi haklarının resmen tanınmaması ve uygulanmaması, ormanları yasal olarak korumasız bırakıyor ve bu nedenle fırsatçı ağaç kesimlerine açık hale getiriyor.
Geçmişte biz de 2B uygulamalarını düşünürsek, orman vasfını yitirmiş alan yerine ağaçlandırma söz konusu olamaz mıydı?
Bir de tespit edilen veya edilemeyen yolsuzluk olayları, yasalar kağıt üzerinde mevcut olsa bile, orman koruma uygulama sürecini baltalıyor.
Bunlar doğanın güçleri değil.
Bunlar politika tercihleri ve değiştirilebilirler.
Mevcut orman koruma yasalarının daha güçlü bir şekilde uygulanması, yangın önleme ve söndürmeye daha fazla yatırım yapılması, yerleşim birimlerindeki köylünün ve orman topluluklarının arazi mülkiyetinin güvence altına alınması, ormansızlaşmayla bağlantılı endüstrilere verilen çarpık tarımsal sübvansiyonları ortadan kaldıran mali reformların yapılması gerekir.
Yangın deyip geçmemeli.
Yangının sadece ekolojik semptomları değil, siyasi ekonomisi de ele alınmalıdır.
Orman korumasını, orman dönüşümüyle ekonomik olarak rekabet edebilir hale getiren anlamlı doğa ve iklim finansmanı da aynı şekilde önemlidir.
Bu müdahalelerin hiçbiri kolay değil.
Yangın yönetiminin bitmek bilmeyen, kaybedilen bir mücadele olduğu bir gelecek bizi beklemektedir.
Tanık olduğumuz felaket niteliğindeki yangınlar, sağlıklı ekosistemlerin ve sağlıklı insan topluluklarının bağlı olduğu yangın rejimlerini önemli ölçüde bozduğumuzun kanıtıdır.
Ne yapmalı derseniz, iklimi hiçbir yangın yönetimi stratejisinin etkili olmayacağı koşullara doğru iten insan kaynaklı baskıları (tarım politikası, arazi yönetimi, fosil yakıta dayalı enerji sistemleri) azaltmakla işe başlamalı.
Bahsedilen iki yol birbirinden ayrı değildir.
Geleneksel ekolojik bilgi ve yangının topluluk temelli yönetimi, bunların işe yaraması için elverişli bir siyasi ve ekonomik ortama ihtiyaç duyar.
Politika reformu ve kurumsal değişim ise, yangın yönetimini sadece idari olarak düzenli değil, ekolojik olarak etkili kılan derin, yerel bilgiye ihtiyaç duyar.
Bunlar, giderek daha fazla yangınla boğuşan bir gezegenin gerektirdiği aciliyetle birlikte ve geniş ölçekte takip edilmelidir.
İnsanlık ateşi tesadüfen kontrol altına almadı.
Gözlem, deney, bilgi paylaşımı ve -en önemlisi- kullanımını düzenleyen sosyal kurumlar sayesinde kontrol altına aldı.
Bunu tekrar yapabiliriz.
Ancak bunu, neyi kaybettiğimiz, neden kaybettiğimiz ve karşılık vermek ve toparlanmak için ne gerekeceği konusunda dürüst olursak başarabiliriz.