Televizyon ekranlarına gazete sayfalarına bakamaz olduk. Kişisel korkumuzdan değil elbet toplumsal çatışma korkumuzdan.
Vicdan azabımızdan,
Mantıksızlık üzerinde yürüyen çatışmamıza olan kızgınlığımızdan.
Yine bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete.
Gücümüz yine bize yetiyor. Sözlerle yapılan hakaretler yetmezmiş gibi bir de bunlara silah seslerini katan bir toplumsal yapıya dönüştük.
Her gün ölüm,her gün ölüm.
Kahrolası çatışmaların başladığı günden bu yana ortalama günde iki canımızı toprağa veriyoruz. Üzerlerinde bize temsil eden üniformalarıyla.
Kurşunlarımızı kendimize sıkıyoruz. Birinin şehadeti diğerine düşman diğerinin şahedeti öbürüne. Ölen kim olursa olsun şehitler kervanına katılıyor. Anaların yıllarca gözyaşı ve emekle büyüttüğü evlatlar bir kurşuna kurban gidiyor.
Kimi intihar saldırısında,
Kimi aldığı teskerenin yolculuğunda,
Kimi en güçlü savunma aracının içinde,
Kimi bombardımanın altında yaşama veda ediyor.
Peki, sorumlu kim?
Sorumlu elbette hepimiziz. Onların ölümlerine seyirci kalanlar.
Bir gider bin geliriz dersek de gerçek öyle değil.Bir giden bir daha gelmiyor.
Vatan sağolsun desek de ne yazık ki canlar gittikten sonra kalan vatan cansız olmuyor. Adına ne derseniz deyin, hangi tanımlama ile tanımlarsanız tanımlayın ister polis olsun ister asker ister gerilla olsun ister başka bir ad sonuçta ölen bizim insanımız.
Daha fazla özgürlük, daha fazla insanlık için birbirimizi öldürerek sonuca gitmeye çalışan bir toplumun fertleriyiz artık.
Tarihsel birliktelik,
Kız alıp vermeler
Ortak vatan savunmaları
Kurulan yeni devlet
Et ile tırnak edebiyatı ne yazık ki para etmiyor artık. Gördüğümüz tek şey silah gördüğümüz tek yöntem öldürme.
Peki neden?
Kürtlerin bağımsızlığı tek başına bütün sorunları çözüyor mu?
Kürtlerin olmadığı bir Türkiyenin bugünkü şartlarda yaşayabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
Özgürlük ve refah olmadan ayrılmanın mutluluk getireceğine inanıyor muyuz?
Aşk güzeldir ama karın doyuruyor mu?
Bu savaş artık halkların savaşı değil.
Bu savaş siyasal iktidar peşinde olanların halkların değerini kullanarak emellerine ulaşma gayretinden başka bir şey değil.
Kürtler ve Türkler savaşmadan ve kavga etmeden de birlikte yaşayabilirler. Yönetim sistemlerini savaşmadan da tartışabilirler. Başkanlık veya parlamenter sistem, eyalet veya kanton, özerk iller veya başka bir yönetim modeli seçebilirler. Bunu konuşarak yapmalarının olanağı da var artık. Kürtlerin de siyasal temsilcileri var, Türklerinde. Hepsini toplasanız kocaman bir Türkiye olacak. Herkes Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığı kılıfında özgürlüklerini yaşayarak, mutlu olabilir.
Bunu gerçekleştirecek güç de örnek de var ama bizler ne yapıyoruz, bunu gerçekleştirme yerine savaşmayı çocuklarımızı öldürtmeyi seçiyoruz.
Mantık yerine gurur yapıyoruz.
Sevgi yerine nefret ekiyoruz.
Bu ortamda biçeceğimizin ölümden başka bir şey olması elbette beklenemez.
Yanlışın neresinden dönersek kardayız. Çok net görmekteyiz ki öldürme konusunda kimsenin kimseye eyvallahı yok. Kimsenin eline su dökülmüyor. Bir mayın en güvenilir olan zırhlı aracı yok edebiliyor. İnsanlar babasız kalabiliyor. Bir bomba bir insanla birlikte insanlığı yok edebiliyor. Doğayı yakabiliyor, canlıları yok edebiliyor.
Peki, buna mecbur muyuz?
Değiliz.
Yöneticilerin ve temsilcilerin kişisel inatları nedeniyle insanlarımız ölüyor. Milliyetçilik ve vatanperverlik adı altında sürdürülen bu ölümler iktidar mücadelesinden ve gururdan kaynaklanıyor. Kimsenin gururu yüzünden insanlarımızın yaşamlarını yitirmesini istemiyoruz.
Biz bu savaşı istemiyoruz.
Eğer bizi temsil ettiğinizi söylüyorsanız, iddia ediyorsanız lütfen silahları susturun.
Çünkü bizim ölümlere değil toplumsal barışa ihtiyacımız var. Bu saçma savaş bizi de ülkemizi de yok olmaya götürüyor. Buna kimsenin hakkı yok.
Bu ülke savaş alanına dönerse ortada ne gurur kalacak ne namus, çok övünülen şeref ise yerlerde sürünecek. Bu yüzden savaşmayın oturun konuşun ve anlaşın. Bu ülke hepimize yetiyor.