No olacak sorusu son zamanlarda en fazla duyduğumuz sorudur. Vatandaş olup bitenleri televizyon, internet siteleri, gazeteler ve diğer iletişim araçlarından takip ettikten sonra bir de gazetecilere soralım yaklaşımı ile gelip yakaladığı anda soruyu yapıştırıyor;
Ne olacak şimdi?
Şurası bir gerçek ki bizler de en az vatandaşlar kadar mevcut durumdan tedirginlik duymaktayız. Bir de vatandaştan ayrı bir durumdayız. Birincisi olup bitenlerin ne manaya geldiğini tecrübelerimizden biliyoruz. İkincisi olup bitenleri değerlendirebilmek için vatandaştan daha fazla bilgi birikimi yapıyoruz ve yorumlamalarımızı ona göre yapmak durumundayız. Üçüncüsü vatandaşın bilgi alma hakkına duyduğumuz saygıdan dolayı verdiğimiz haberlerin ve yaptığımız yorumların objektifliğine dikkat etmek zorundayız. Tabi bütün bunları yaparken çok hassas olan dengeleri de dikkate almak zorundayız. Çünkü ortam sertleştikçe tarafların gri kabullenmeleri de zorlaşıyor. Herkes siyah ve beyaz arasında bir ayırım dayatıyor ve bizim de bunu yapma niyetimiz de algımız da yok. Biz doğru bildiklerimizi aktaracağız aktarabildiğimiz kadar. Ama vatandaşın deyişi ile doğruları aktarmakta zorlanırsak “nerde tırak orda bırak” mantığından başka izlenecek yol kalmıyor.
Şimdi gelelim bu telaşın nedenine…
Dolmabahçe mutabakatının açıklandığı zamana kadar süreç konusunda var olan tereddütlerimiz gizli bir korumadaydı. Ancak mutabakatın açıklanmasından sonra rahatladığımızı söylememiz yanlış olmaz.
Ne olduysa işte bu açıklamadan sonra oldu. Cumhurbaşkanı devreye girdi ve ortam sertleşmeye başladı. Bu sertleşme ve diyalogların seçim bağlantılı olabileceğini düşündük ve 7 Haziran seçimlerinden sonra ortamın düzelmeye başlayacağını tahmin ettik ki bu tahminimizde yanıldığımız ortada.
Bu yanılmanın nedeni elbette dışarıda ve içerde ne kadar karıştırıcı varsa ortaya aniden çıkmasına bağlı elbette. Bir Allahın kulu çıkıp hayırlı bir şey diyemedi diyenlerin de sesleri boğazlarına tıkıldı. Ardından gelen olaylar birbirini kovaladı ve en tehlikeli olanı da hükümetin kurulamaması oldu. DAIŞ çetesine karşı oluşturulan koalisyon çalışmasına ülkenin de katılması ile işlerin düzelebileceği ihtimali ortaya çıktı ancak bu konuda da tam tersine bir durum ortaya çıktı. Çünkü kalkan uçaklarımız DAIŞ çetesine saldırı yapacağı yerde kandil üzerine gitmeyi tercih etti. Bu durumun ortaya çıkardığı algı ise asıl moralleri bozan durum oldu. Çünkü özellikle Kürt vatandaşlarımız bu durumu dolaylı yoldan DAIŞ çetesine yapılan yardım olarak algıladı. Özeti de şu oldu. ”Rojavada DAIŞ çetesi zor durumda kalınca ve Türkiye ile bağlantısı kesilince Türkiye de acısını kandile vurarak çıkardı.”
İşte bu algı yıllarca oluşan güven ortamını ve iktidara olan inancı tuzla buz etti demek doğru olacak. Bu güven kırılmasından sonra ortaya çıkan tablo da vatandaşa ne olacak sorusunu sorduruyor.
24 Temmuzdan bu yana yapılan saldırılarda ortaya çıkan tablonun korkunç olduğunu belirtmek gerekiyor. Hükümet ve TSK cephesinden gelen haberlere göre PKK’nin sahip olduğu lojistik destek yerle bir edilmiş durumda. Bu günü kadar yapılan saldırılarda ve düzenlenen operasyonlarda iki bine yakın PKK militanı etkisiz hale getirilmiş ve başbakan Davutoğlu’nun deyimi ile PKK’nin beli kırılmıştır.
Öte yandan PKK’nin 1990’larda yaptığı saldırılardan daha güçlü saldırılar yaptığı ortada. İlk kez bu kadar kısa bir süre içerisinde düzenlenen saldırılarla bu kadar asker ve polis yaşamını yitiriyor. Hemen hemen her yerde saldırı halinde olan PKK oluyor ve her saldırıdan sonra gelen haberlere bakıldığında da durumun iç açıcı olmadığı ortada.
Devlet ne kadar bel kırıyorsa o kadar da saldırıya uğrayıp kayıp veriyor. Yani hangi yönden bakarsan bak durum her yönden hüsran.
Durum sadece bu kadar mı derseniz el cevap hayırdır. Bir de kent merkezlerinde gerçekleşen olaylar var. Özyönetim adı altında yapılan açıklamalardan sonra YDG-H eylemleri ve etkinlikleri sonucunda ortaya çıkan sokağa çıkma yasağı ve ardından gelen çatışmalarda onlarca insan yaşamını yitirdi ve yaralandı. Bir o kadar insan da tutuklandı. Diyarbakır il merkezi dahil bir çok ilçede yapılan özyönetim açıklamaları sonucunda şehir merkezlerindeki vatandaşlarda korku dolu bir bekleyiş hakim oldu.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de 1 Kasımda yapılacak seçimler var. Daha seçim çalışmaları başlamadan sandıkların taşınması, yapılan baskınlar, gözaltı ve tutuklamalar, basına uygulanan baskılar siyasilerin birbirine karşı kullandıkları dil yan yana getirilince vatandaşın ne olacak sorusuna hak vermek gerekiyor. Çünkü çözüme yönelik Allah rızası için tek olumlu kelime konuşan lider bulamıyoruz. Dolayısıyla da endişelenip korkuyoruz. Ve soruyoruz ne olacak sorusunu bize sordurtmaya hakkınız var mı sayın siyasiler? Çünkü bu meselenin oy hesabından bu hale geldiğini çok net olarak görebiliyoruz.