MAZLUM DER’DEN NE İSTİYORSUNUZ?

Abone Ol
Son günlerde Mazlum Der hakkında değişik tavırlar sergileniyor. Bu tavırlar her halde “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısındaki nakarat farklılığından kaynaklanıyor. Mazlum Der bir insan Haklarını savunan kuruluş olarak görüşlerini aktarırken böylesi tavırlarla karşı karşıya bırakılmamalıdır diye düşünüyoruz. Fikirlerini beğenmesek de katılmaksak da doğru söylediklerinden bunu kabul etmeliyiz. Son olarak Genel Başkanları Ahmet Faruk Ünsal’ın altına imza attığı iki bildiriden bölümler aktararak duruma dikkat çekmek istiyorum. Bu aynı zamanda bir İHD’li insan Hakları savunucusu olarak verdiğim destek anlamı da taşır.
Neye imaz atmış Ahmet Faruk Ünsal? Demiş ki; “…Müslüman olmasa da komşumuza karşı sorumlu olduğumuzu unuttuk mu? Bize benzemeyen, bizim gibi düşünmeyen başkalarının hakkı da bize emanet değil mi? İktidar ve güç hesaplarıyla ya da nefretle bize zulmetmek isteyenlerin hakkını korumak da bize düşmüyor mu? 
Eğer şehri ıslah etmek istiyorsak; yok ederek, sürerek, küçümseyerek değil, bize benzemeyen insanların sofrasına oturarak, adalete emin kılarak, onların yaşam kültürlerine saygı duyarak tebliğ sorumluluğu taşıdığımızı unutmayalım. Peygamberlerin herkese güzel sözle gittiğini hatırlayalım. Başkalarının haklarına riayet etmezsek, İslam’ın ahlakımıza hakim olduğunu nasıl düşünebiliriz? Eğer ibadetimize, başörtümüze, mabedimize dokunulacağından korktuğumuz için, adalet ölçüsünden ayrılan yöneticileri her şartta haklı görmeye meylediyorsak bilmeliyiz ki, bir devlet ya da parti dinimizi koruyamaz. Allah’ın takdiriyle, bizi koruyacak olan sadece kendi imanımız ve adalet duygumuzdur…”  doğru değil mi belirttikleri? 
Bir de Suriye ile ilgili yaptıkları basın açıklaması var. Bakın ne diyor Mazlum Der yönetimi; “MAZLUMDER, Arap halklarının başlarına musallat olan kanlı diktatörlere karşı tüm Ortadoğu’da başlattığı ‘onur, özgürlük ve adalet’ şiarlı kıyamları başından beri hiçbir istisnası olmaksızın desteklemiştir. Mısır’da, Yemen’de, Tunus’ta, Libya’da ve Bahreyn’de nasıl halkın yanında durdu ise Suriye’de de Baas diktatörüne karşı halkın yanında durmuş ve bundan sonra da durmaya devam edecektir. MAZLUMDER uzun yıllar hakkın sesini yükseltmek için Suriye temsilcilikleri önünde Hama katliamı anmalarını yaparken yalnız bırakılmış ama yanında kimsenin olmamasına aldırmamıştır. MAZLUMDER, Suriye-Türkiye ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı, liderlerin karşılıklı ev gezmelerine gittiği ve herkesin sustuğu bir süreçte, kanlı ve baskıcı bir muhaberat rejimi olan Baas’ın gayri meşruluğunu açıkça ifade etmek için kimsenin yanında olmasını da beklememiştir. Suriye kıyamından bir yıl önce hazırladığı raporla[1] Suriye’de atılması gerekli anayasal, yasal, adli ve idari tedbirleri, tek başına, kınayanın kınamasından korkmadan ortaya koymuş, gelecek olayları herkesten önce öngörmüş ve Müslümanca sorumluluğun gereğini yapmıştır. Bu sorumluluğun bir gereği olarak, Suriye-Türkiye ilişkilerinin en üst düzeyde seyrettiği dönemlerde bile gerek Türkiye yetkililerine, gerekse Türkiye’yi ziyaret eden Suriye yetkililerine karşı, fırsat bulduğu her ortamda zulüm olarak gördüğü uygulamaları sorgulamış ve düzeltilmesi talebini yükseltmiştir.  MAZLUMDER, Suriye halkının haklı kıyamı sokakta uç vermeye başladığında, acımasız diktatörün Suriyeli kardeşlerimize ödeteceği maliyeti önleyebilmek adına, acilen reform çağrısı yapmak için “Suriye Müslüman Kardeşler”in yöneticileriyle İstanbul’da düzenlediği ve birçok TV kanalıyla Dünya’ya canlı iletilen basın toplantısında da, toplantı canlı yayını bir takım güçler tarafından kestirilirken de tek başınaydı.[2] Esed Suriye halkının kıyamını acımasızca bastırmaya başlayınca, yüzlerce kişinin katıldığı ve Suriye muhalefetinin tüm renklerini bir araya getiren, eş zamanlı olarak da Suriye’de düzenlenen Ulusal Kurtuluş Konferansı’nı İstanbul’da topladığımızda da MAZLUMDER tek başınaydı[3]. Bütün bunları adalet, hakkaniyet ve kardeşlik duyguları ile yaparken tek kaygımız kardeşlerimize ödettirilmek istenen bedeli olabildiğince düşürmekti. Bunun için savaş her kızıştığında diyaloga çağrı yaptık. BM ve Arap Birliği sırasıyla Kofi Annan’ı ve Lakhdar İbrahimi’yi görevlendirdiğinde bunu, kardeşlerimizi kan banyosundan kurtaracak bir umut gördük ve “üçüncü yol” olarak hep diyalog çağrısında bulunduk[4].
Türkiye’nin görüşmelere karşı çıkmasını doğru bulmadığımızı açıkladık. Bunun amacı, elbette kıyamdan önce de gayrı meşru gördüğümüz Baas’a avans verme çabası değil Suriyeli kardeşlerimizi bir acımasızlıktan koruma, İslam ümmetini de yıllar sürecek etnik ve mezhebi temelli bir çatışmadan sakınma arzusudur. Nitekim G8 sonrasında oluşan Cenevre toplantısı mutabakatı da bu tıkanmanın taraflar açısından görüldüğü anlamını taşımaktadır. Bu yaklaşımımızın, PKK ile Türkiye’nin görüşmesi gerektiğini yıllardır söylememizden ve nihayet görüşmelerin başlamasını desteklememizden hiçbir farkı yoktur. ABD bile Taliban’la görüşmeleri başlatmıştır. Şuna inanıyoruz ki, Rusya ile Batı dünyasının şiddeti yükselterek çözümsüzlüğü dayatmaları, bu savaşı ancak bir “Müslümanlar arası” savaşa dönüştürmektedir. Bu sonucun en büyük karlısının, bölgede işgalci olarak bulunan Siyonist yapı olacağı açıktır.” Bunu söyledikleri için istifalar yaşanmış bence bunlar için istifa edenleri bırakın gitsinler. Siz yolunuza devam edin çünkü doğru yoldasınız.