Malatya’nın sürgün kasabasında geçen günlerde sahurda davul çalınması ile ilgili olarak çıkan tartışma bir linç girişimine dönüşmüş güvenlik güçlerinin olaya zamanında müdahale edilmesi ile durum kısmen yatışmıştır.
Bu durum küçük bir kıvılcımın aniden nasıl büyük bir aleve dönüşme ihtimali taşıdığını göstermesi açısından önemlidir. Bu ülke böyle senaryolara çok da yabancı değil. Kahraman Maraş’ta, Çorum da, Sivas’ta meydana gelen olaylar da göstermektedir ki ülkede halen etnik ve mezhepsel değerler çatışma nedeni olarak varlıklarını sürdürmektedir.
Burada durup uyguladığımız toplum yönetimi modeline bir göz atmamız gerekir. İşin neresindeki yanlışlıklar düzeltilmemektedir ki elimizdeki örneklere rağmen böylesi durumların zemini bir türlü ortadan kaldırılmamaktadır veya kaldırılamamaktadır.
Malatya örneğinin geldiği düzey aslında başka bir açıdan da önemlidir. Her ne kadar basın yayın organlarından üzerinden atlanmak suretiyle görülmezden gelmiş ise de olay bir Kürt- Türk çatışması perspektifinde gelişmiş ve değerlendirilmiştir. Bu durum Mazlum Der’in olay yerinde yaptığı inceleme sonucunda yazdığı ön raporda da açık bir şekilde görülmektedir.
Şimdi adı geçen rapordan olaya ve tarafların görüşlerine bakalım;
OLAYIN ÖZETİ: Ramazan ayında vatandaşları sahura kaldırmak maksadıyla geleneksel olarak çalınan ramazan davulunun, Kürt ve Alevi olan bir aile tarafından rahatsız edici bulunması sonucu, aile ile davulcu arasında tartışma/münakaşa çıktığı, sözlü münakaşanın fiziki müdahaleye dönüştüğü, davulcunun dövüldüğü, münakaşa sırasında “sizin davulunuzu da ezanınızı da susturacağız, göreceksiniz” denildiği, davulcunun birkaç gün süren sözlü münakaşadan sonra söz konusu evin önünden geçerken davulu daha şiddetli vurduğu, davulcuyla aile arasında çıkan münakaşadan sonra ahalinin toplandığı, çoğunluğu gençlerden oluşan bir grubun evi taşladığı, hakaret edildiği, evlerini terk ederek kasabadan gönderilmek istendiği, ikinci gün daha kalabalık bir gurubun evin önünde toplanarak istiklal marşı okuduğu ve tehditlerde bulunduğu, ailenin başvurusu üzerine ilk günden itibaren askeri birliklerin güvenlik önlemleri aldığı ve olayların büyümesini engellediği ifade edilmektedir.
İlk görüşme EVLİ ailesiyle yapıldı. Görüşme esnasında her ne kadar aile bireylerinden Hasan EVLİ konuştuysa da diğer bireyler de konuşulanları onaylıyorlardı. Gerektiğinde dinleyici konumundaki bireyler de söz alıp konuşuyor veya konuşulanlara tashih maksadıyla müdahale ediyorlardı. Heyetimiz, soru sormanın ötesinde müdahaleci olmamıştır. Olayın nasıl geliştiğini sorduğumuzda, aileden Hasan EVLİ (oğul), söz alarak şunları söyledi: “Ramazanın ilk günlerinde galiba küçük davul (def) çalınıyor olmalı ki biz sesten fazla rahatsız olmuyorduk. Ancak son dört-beş gündür davulun sesinden fazla rahatsız olmaya başladık. Davulcu özellikle kapımızın önünde davulu fazla çalmaya başladı. Biz de üç-dört gün peş peşe kendisini uyardık. Kapımızın önünde davulu çalma veya çalıyorsan da bir iki tokmak vurup hızla geç, biz zaten oruç tutmuyoruz, sahura da uyanmamız gerekmiyor, sabahları kaysıya çalışmaya gidiyoruz uykusuz kalıyoruz, dedik. Bu uyarılarımıza rağmen davulcu her seferinde bizim kapının önüne geldiğinde davulu daha fazla çalmaya başladı. Biz de kendisine tepki gösterince, bize hakaret etti, davul çalmanın görevi olduğunu, varsa bir derdimiz bunu gidip ilgililere şikâyet etmemizi söyledi. Derken biraz tartıştık. Tartışma üzerine komşular ve sağdan soldan gelip olaya müdahil olanlar oldu. Kapımızın önünde artan kalabalığın bize yönelik tepkisi giderek artınca, biz de durumu telefonla karakola bildirdik. Askerler geldi, kalabalığı dağıttı, güvenliğimizi sağladılar. Olay o akşam yatıştı. Ertesi gün, bu sefer çok daha fazla kişinin evimize baskına geleceği duyumunu aldık. Gerçekten de öyle oldu, yüzlerce kişi kapımızın önünde toplanıp istiklal marşı okudular, bize hakaret edip evimizi taşladılar. Bir ara kalabalığın arasından ateş edildi. Zaten asker evimizi korumaya bir önceki günden devam ediyordu. Hatta asker sayısı da artırılmıştı. Bunun üzerine asker de havaya ateş ederek grubu dağıtmaya çalıştı ancak grubu dağıtmakta zorlanıyordu. Bizler evlerimizden dışarı çıkamıyorduk. Ailece büyük korku ve panik içindeydik. Askerler, evlerimizi buradan gönderecekleri sözünü gruba vererek ancak kalabalığı dağıtabildiler.”
Aile olarak davulcuyu darp edip etmedikleri yönündeki sorumuza; “Asla öyle bir şey olmadı, yalnızca sözlü sataşmalar oldu” dedi.
Güvenlik güçleri zamanında ve yeterince olaya müdahale ettiler mi, sorumuza ise; “Evet, aradığımızda hemen geldiler, güvenliğimizi onlar sağladılar” dedi.
Sizin, kavga esnasında bağırarak, “davulunuzu da, ezanınızı da susturacağız, göreceksiniz” dediğiniz doğru mu, yönündeki sorumuza, aile bireyleri, “kesinlikle böyle bir şey olmamıştır, yeminle ifade ederiz ki bu tamamen uydurma bir sözdür”, şeklinde yanıtladılar.”
Davulcu Mustafa Ekşinin söylemleri de tam tersi durumda.
Burada iki bakış açısına dikkat edilmesi gerekir. Raporda da geçen iki cümle;”Gece saat 03 civarında, heyetimizin çalışmaları sırasında motosikletli birkaç kişinin olay mahallinin uzağından geçerek, “Apo’nun piçleri buradan gidecek” diye bağırdıkları, Kasabada, Alevi-Sünni kavramlarından ziyade, Kürt-Türk kavramlarının kullanıldığı, bunun nedeninin ise, gerek Sürgü kasabasında gerekse kasabanın bağlı olduğu Doğanşehir ilçesinde, Alevi vatandaşların aynı zamanda Kürt oldukları, bölgede Kürt tanımının aynı zamanda Alevi anlamında kullanıldığı,
Ve “davulunuzu da, ezanınızı da susturacağız, göreceksiniz” cümleleri. Her iki cümlenin de hangi perdeden neyi yansıttığını gözlemlemek çok zor değil. Bunlar bilindik senaryolar ve herkesin dikkat etmesi gerekir.