KENTLİLİK KÜLTÜRÜ

Abone Ol
Şehir yaşamı köy yaşamından farklılıklar içeriyor. Bir kere şehirler binlerce köyün toplamından daha kalabalık yerleşim yerleri. İnsanların akrabalıkları ve tanışıklıkları şehir yaşamında belirginlik taşımaz. İlişkiler eşitlik temelinde yürümek zorunda. Geleneksel davranışlar değil hukuksal kurallar yaşamın belirleyicileri oluyor. Sahiplenme kişisel mülkiyetle sınırlı olmuyor ve kentin ortak yerlerinin sahiplenilmesi ortak bir kültür gerektiriyor.
Farklılıklar silsilesini uzatmak mümkün. Ancak biz farklılıklar silsilesinin uzatılmasından ziyade kent kültürü konusunda biraz hatırlatmalarda bulunmak istiyoruz.
Son zamanlarda kentin ulaşım, temizlik, imar gibi altyapı konularının yanı sıra ortak yaşam kültürü konusunda da tartışmalar yaşamaktayız. Eksiklik ve aksaklıkları dillendirmek ve çözüm istemek elbette yapılması gereken doğru bir davranış şekli ancak doğruları isterken doğru davranma kültürünü de yaşatmamız gerekmiyor mu?
Bir kentin kent olarak tanımlanabilmesi için sakinlerinin de kentli gibi davranması ve kent kültürüne sahip olması gerekir. Sahiplenmemizle, davranış ve tutumumuzla kentli gibi davranır ve kentimizi korumaya çalışırsak eminiz ki eleştiriden daha fazla katkı sunmuş oluruz. Kent kültürü konusunda uzman olanlar bir kentin kent olması için ve sakinlerinin kentli olarak tanımlanmaları için en az üç neslin kentte yaşamasının gerekliliğinden söz ederler.Yani dede, oğul ve torun üçlüsünden kentli olanı torun oluyor. Yani başka bir deyişle kenttin kent ve kentlinin de kentli olması için bir yüz yıllık sürece ihtiyacımız var. Tabi bu her şeyin yolunda gitmesi halinde olması gereken. Bizim gibi zoraki kentleştirilen yerleşim yerlerindeki durumun da çok farklı olduğunu belirtmek gerekiyor. Batman doksanlı yılların acısı ile yerlerinden yurtlarından ayrılmak zorunda kalan insanların sığındıkları bir yerleşim merkezi. Köyde sakin yaşamını sürdüren yurttaş baskılar nedeniyle yanına alabilmiş ise bir ineği, bir keçisi veya birkaç tavuğu ile kentte sığındı. Bunu yanına alamayan binlerce vatandaşın varlığı da bir gerçek. Eğitim temel sıkıntılardan birisi. Yoksulluk vatandaşın belini büken bir durum. Yani doğru dürüst geçinmek bile çok zor. İş yok. Aş yok.
Şimdi bu şartlar altında hızla nüfusu artan bir şehrin kent kültürü gereksinimlerini yerine getirmek için eleştiri yapıyoruz. Ancak bu eleştiriyi yaparken gerçekçi davranmıyoruz. Eğitmiyoruz veya eğitemiyoruz. Kendi davranışlarımızla örnek olmayı seçmiyoruz. Herkes herkesi eleştirerek sonuca varmayı çalışıyor. Herkes bir suçlu aramayı çaba göstermeye yeğliyor.
Topu başkasına atmakla kentlileşebileceğimiz sanılıyorsa bir yanılgı içerisinde olduğumuz çok iyi bilinmelidir. Bilindiği gibi kent bu aralar şantiye görünümünde. Hem karayollarının köprülü geçit çalışmaları hem de Belediyenin vizyon projesi nedeniyle etraf toz duman. Bu kadar yoğunluğun yaşandığı bir ortamda trafik sorunlarının olması doğal. Bu sorunların azaltılması için alternatif yolların kullanılması gerekirken sürücülerin buna uymadığını söylerse haksızlık yapmadığımızı sanıyoruz. Çalışma alanına yönelen sürücülerin sıkışıklıktan şikâyetçi olmaları biraz haksızlık olmuyor mu? Çevre temizliği meselesi de cabası. Kentin kirliliğinden söz ediliyor ancak herkes elindeki çöpü çöp kutusu yerine kaldırım üzerine atmayı tercih ediyor. Sadece bu kadar değil. Belediyenin çöplerin atılması için koyduğu çöp kutuları ise ne hikmetse ortadan kayboluyor veya kırılıyor. Kentin yeni oluşan yerleşim yerlerinde ise yapılaşma tamamlanmadığından ortalık toz duman.
Bu olumsuzluklar içerisinde biz kent ve kent kültürü ile yoğunlaşmış dört dörtlük bir yapı istiyoruz. Bence biraz acele ediyoruz. Evet, insanlarımız en güzel kente ve en güzel kent kültürüne layık. Ancak bunu hep birlikte ve kendi gerçeklerimizle oluşturmak durumundayız. Bunun için de eleştirileri yaparken gerçeğimize de dikkat etmek yararlı olacaktır. Unutmayalım ki bu kente bir iyilik yapmak istiyorsak duvara bir tuğla eklemek başkalarını suçlamaktan ve eleştiri yapmaktan daha yararlı olacaktır.