K İ N D A R ve DİNDAR

Abone Ol
             “Arap Baharı” diye dünya siyasi literatürüne giren hareketin temel dinamiği “sokak”tı. Demokratik gelenekler konusunda dünya ortalamasının hayli gerisinde olan Arap’ların adalet, özgürlük ya da başka bir sebeple “silahsız olarak” betonlaşmış derecedeki totaliter rejimlerini alaşağı edeceklerini başta çok az kimse tahmin ediyordu. Tunuslu işsiz üniversiteli gencin bedenini ateşe vermesiyle çıkardığı kıvılcım Tahrir Meydanını dolduran yüzbinlerin yolunu aydınlatan meşale oldu. Yarım yüzyıla varan iktidarıyla emperyal güçlerin has taşeronu Mısır diktatörü Hüsnü mübarek, umulmadık kısa bir süre içerisinde devrilince hareketin domino etkisinin sadece benzer diktatörlükleri değil, fakat sistemlerinin “demokratikliği” konusunda kuşkulu olan bölgenin Türkiye gibi “parlamenter” rejimlerini de büyük endişeye sevk etti.
                   Haksız da sayılmazlardı hani, devlet,  kendisine “Özgürlük hareketi” diyen Türkiye silahlı Kürt dinamiğiyle 30 yıla varan bir kavga içerisindeydi. Bu hareket salt “silahlı” olmakla kalmayıp, zamanla,  desteklediği legal Kürt siyasetini içten içe etkileyen, kapsama alanına aldığı yüz binlerce sivili mobilize eden bir motor haline geldi.
          Hiç kuşkusuz PKK’den söz ediyoruz.
          Merkezi devlet, aldığı her tür önlemine rağmen Kürt sokaklarındaki inisiyatif giderek elinin altından kayıyordu. KCK tipi bir örgütlenmeyle Kürt toplumunun derinlerine nüfuz edildiğini gören Ankara, hareketin yerel yönetimlerde zaten var olan siyasi hakimiyeti de göz önüne alınca “fiili” bir özerkliğin giderek zemin bulduğundan ürktü. Devletin içine düştüğü panik bununla sınırlı değildi; asıl ürküsü, silahlı hareketin arada bir  “topyekûn” ya da “devrimci savaş”ı dillendirmeye başlamasıydı.. Her ne kadar günün birinde asla 6-7 bin gerillanın 700 bin kişilik bir orduyu ekarte ederek Kürt kentlerini kuşatamayacağından emin idiyse de asıl korkusu “sokak”tı. AKP’nin başı,  “Arap baharı”nı soluma adına bizzat gidip,  başlangıçta yeterince örgütlü olmamasına rağmen sokak gücünün nelere kadir olduğunu gözleriyle gördü. Oysa maazallah,  PKK hem örgütlü hem de yüz binleri kontrol eden kitleselleşmiş bir hareketti. İşte çoğu kimsenin Kürt meselesinde “barışçıl”çözüme sırtını dönerek  devletin yeniden sarıldığı “güvenlik ağırlıklı” konsept değişikliği bu şekilde başladı.KCK operasyonlarıyla legal/demokratik (BDP) hareketin kolu kanadı kırılmalıydı. Ve gözü kara bir hışımla üstelik hukuk tezgahı kullanılarak Kürtlerin üzerine abanıldı. Bir histeriye kapılınmışçasına Partinin kadroları kalından inceye doğru aralıksızca budanmaya başladı. Örgütsel anlamda olmasa bile Partiye gönül bağı ile bağlı olan yığınlarca aydın/avukat vb. şahsiyetler istifleme cezaevlerine dolduruldu. Akıllarınca halk önderleri,  siyasi öncüler bertaraf edilirse başsız kalan sokaklar artık sessizliğe gömülecekti. Göreceli de olsa kısmen tutmuş gibiydi bu hesap.  Oysa Kürtlerin, bin bir emek ve  zahmetle yetiştirdikleri aydın ve siyasetçi evlatlarına ne denli bağlı oldukları unutuluyordu. AKP hükümeti ve devlet,  her içeri tıkılan bu seçkin insanların ardından yüzlerce eş, dost ve akrabalarının içlerinin nasıl incindiğini, yüreklerinin hınçla dolan bu insanların, ilk fırsatta bunu dışa vuracağından bihaberdi. Hesaba katılmayan buydu.
         Bu hesapsızlık ve umursamazlık düşüncesiyle 2012 Newrozuna gelindi. Kış sezonu boyunca nispeten sessizliğe gömülü dağlarla birlikte kolu ve kanadının iyice bir kırıldığı düşünülen BDP’den sonra Devlet için aslında Kürt hareketinin “bitirilişini” müjdeleyen son darbe ve hamle 2012 Newrozu ile yapılacaktı. 2012 Newrozu içinden özgürlük ve direniş sinirleri alınmış, bundan böyle renkli yumurta tokuşturulan bir güne,  ancak hadım edilmiş kitleciklerle kutlanan bir “kardeşlik (!)” gününe dönüştürüleceğinin başlangıcı olarak düşünülmüş olmalı, ki, önceden verilen izin, kutlama gününden bir gün önce valiliklerce yok sayıldı, yasak!  Bir denemeydi; Kürtlere sopa gösterilmişti, böylece kutlamanın yapılacağı günde halkın evlerinden çıkmayacağı düşünülmüştü. Peki, ne oldu sonunda? Tarihine yakışır bir biçimde bir kez daha direnmenin destanını yazan Diyarbakır’ı bir yana bırakın, deplasmanda olmasına rağmen Kürtler AKP’nin değil, Partisinin çağrısına uyarak  İstanbul’un her sokağını Newroz alanına çevirdi.
         Evet,  Çiller/Ağar iktidarında binlerce Kürt gizli gizli öldürüldü. Tayip Erdoğan İktidarı da şimdilerde binlerce Kürdü istif istif zindanlara dolduruyor. Bir yol, bir umuttur onlar için, kim bilir “belki bu sefer..” diye. Ama tutmadı, tutmazdı da! çünkü sokaklar, sokakları zindana atamazdınız ya!
         Ve Batman’da bir kin,  öfke boşalımı.
          Sevgili Ahmet TÜRK’e yapılan saldırı.
          Binlerce kez geçmiş olsun diyorum. Sakın ola ki  saldırganı münferit bir meczup diye algılamayın; adam, iki gün önce barikatları yıkan “Diyarbakır yenilgisi”nin hıncıyla savurmuştur yumruğunu, emin olun, semboliktir.
         Ne demişti bir zamanlar, “Kadın da olsa, çocuk da olsa..”
         Adam da buna ek olarak,  “Parlamanter de olsa..” demiştir içinden. Kim bilir.
         Öyle olunca da normaldir tabii.
         Yenilginin acısını çeken bilir ancak.
          ----------------
          Newroz, barışın rengi olana dek mücadele.
          Türkiye halkına kutlu olsun.