“İT GİRER KÜRT GİREMEZ”

Abone Ol

Çatışmaların yükseldiği günlerde toplumsal galeyana gelen ve etrafa saldıran bir psikolojiye bürünün yurttaşların icraatlarının ne durumda olduğunu bakmakta fayda var. Önceki yazımızda kardeşlik hukukundan bahsetmiş ve son olaylarda yaşananların boyutundan bazı örnekler vermiştik. Bu durumun biraz daha tahlile ihtiyacı var diye düşünüyoruz. Çünkü bir arada yaşamanın 6-7-8 Eylülde devreye giren mantıkla pek içaçıcı ve mümkün olmadığı görülüyor.

Tarih bilgisine sahip olup olmayan herkes 6-7 Eylül olaylarını hatırlar. Yine bir kargaşa çıkarılmış ve İstanbul başta olmak üzere ülkemizdeki Rumların evlerine ve dükkânlarına saldırılmış, malları yağmalanmış ve yakılmış, ülkeden kaçmalarına neden olunmuştu. Şimdi ne acı tesadüftür ki bu tarihlerde Türkiye’nin hemen hemen her köşesinde benzer saldırılar Kürtlere yapıldı.

Olayı tek taraflı olarak ele almamak için başka bir örnek verelim. Geçen yıl 6-7 Ekim olaylarını da ülkenin doğusunda yaşadık. Bu kez Kürt yurttaşlar Kobanê’de Kürtlere yapılan saldırı karşısında hükümetin ve Sayın Erdoğan’ın konuşmaları sebebiyle çileden çıkmış ve bugün batıda yapılanların bir örneğini doğuda yapmışlardı. Ancak bu eylemlerde Türklere saldırı gibi bir durum yoktu. Bu eylemlerde silahların kullanılması nedeniyle  50’ye yakın yurttaşımızın yaşamını yitirmesine neden oldu.

Bu iki örnek bize göstermektedir ki yaratılan toplumsal psikoloji toplumu ve bireyleri birer bomba haline getirmiş. İçten içe yanan bir ateşle karşı karşıya bulunmaktayız ve vatandaşlar en ufak bir dalgalanmada bu duygularını yakarak, yıkarak, vurarak, öldürerek dışa vurmaya çalışmaktadırlar.

İşin tehlikeli taraflarından biri de toplumsal olaylar karşısında devleti temsil eden kolluk güçlerinin de kendilerini taraf olarak ortaya koymalarıdır. İktidarın söylemlerine doğru yanlış demeden, orantılı güç kullanımını düşünmeden hurra diye saldırmalarıdır. Bunu görev tanımlaması ile dile getirenler olabilir ama bu işin ters tepen tarafı bu tavırları ve davranışlar nedeniyle toplumun bir kesimi tarafından aidiyet duygusundan yoksun kalmalarıdır.

Oysa benim yargım, benim polisim, benim askerim kavramlarını toplumun geneli tarafından kabul gören anlayışları olarak ortaya çıkarmak daha faydalı bir yaklaşımdır. Onun yargısı, bunun polisi, şunun askeri olduğunuz zaman ya da öyle bir intiba ortaya çıkaran durumlar olduğunda vatandaşın bir kesimini dışarıda bırakmış olursunuz.

Dışlanma ve ayırıma tabi tutma anlayışının yanlış sonuçlar doğurduğunu aktarmaya bilmem gerek var mı. Başbakan Ahmet Davutoğlu partisinin Genel Kurulunda yaptığı konuşmada önemli bir belirlemede bulundu. “Dedi ki soruyorlar Kürtlerin devleti Alevilerin devleti nerede. Kürtlerin devleti de Alevilerin devleti de Türkiye cumhuriyeti devletidir.”

Elbette bu devlet kendisine vatandaşlık bağı ile bağlı olan bütün yurttaşların devletidir. Biz başından beri bunun iddiasında bulunduk bulunmaya da devam ediyoruz. Ancak uygulamada öyle şeyler yapılıyor ki, öyle hareketler ve tavırlar sergileniyor ki, öyle yazılar ve söylemler geliştiriliyor ki bu hareket ve söylemlere bakıp bu iddiada bulunduğunuzda bile “bölücü ve terörist” olma ithamı ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz.

”Türkiye Türklerindir”

Peki, Türk olmayanlar?

Efendim buradaki “Türk” bir etnik kökeni temsil etmiyormuş. Bunun böyle olmadığını herkes biliyor. Mesela Türkî devletlerle işbirliği toplantıları. Azerbaycan ile kardeş devlet olmamız. Türk dünyası ile ilişkiler gibi konular sürekli gündemimizde değil mi? Bunda bir yanlışlık var mı derseniz cevap yoktur. Zaten bu da normal bir durum. Normal olmayan Bizdeki “Türkün” farklı bir şekilde yutturulmaya çalışılması. Eğer bu devlet Kürtlerin devleti ise ki arzulanan budur o zaman bu devlet Kürt vatandaşını olduğu gibi kabul etmeli ve Türkün, Arabın, Yunanın, Macarın devleti kendi Türküne, Arabına, Yunanına, Macarına verdiklerini veya sağladığı imkânları Kürdüne de sağlaması gerekmiyor mu?

Bunun yolu elbette demokrasiden geçiyor. Özgürlüklerden geçiyor. Bu ülkede kanunen Kürtçenin bu ülke insanlarını dili olduğunu dahi kabul etmiş değiliz. Kürtler “Türklükleri” oranında hak sahibi olan yurttaşlarımız değil mi?

Bu söylemlerin hayata geçmesi için yasal değişikliklerin yapılması ve bunun için de ortamın müsait olması gerekiyor. Müsait ortam da siyasetin yolu ve dili ile çözüme yaklaşmaktır. Bu nedenle silahların susması ve çözümün masada aranması gerekiyor. Bu devleti kurulduğu dönemdeki ruhla çağın gereklerine göre yeniden düzenlemek ve tasarımlamak için “çok çatışmak yerine çok çalışmak” gerekiyor. Düşmanlık yapmadan, ayırmadan yıllarca uygulanan politikalar sonucu oluşan yanlış algıları yok ederek.

Vatandaşın birisi Yozgat ilinin girişine içindeki duyguları ifade eden bir yazı yazmış;”İt girer Kürt giremez” Yozgat’ın tamamını temsil eden bir söylem olup olmadığını bilemeyiz. Öyle olmasını da istemeyiz elbet. Ama bu kerteye gelen düşmanlık algısının bir günde oluşmadığını düşünmekteyiz. Şimdi bu yazının olduğu ilen giden bir kürdün ne düşündüğünü ve algıladığını hesap edebiliyor musunuz? Veya yozgatta yaşayan Kürtlerin psikolojisini. İtin girdiği yerde kürdün ne işe var deyip işin içinden sıyrılmaya mı bakacağız. Bu algıların yanlışlığını ortaya koymak ve değiştirmek gerekiyor. Bunun için de başta hükümet olmak üzere devlet yetkililerinin ve siyasetçilerin öncü rol üstlenmesi gerekiyor.

Türkiye cumhuriyeti bu ülkedeki herkesin ülkesi ise o zaman bu ülkedeki herkes Türkiye cumhuriyetinin her tarafından siyaset yapabilme hakkına da sahip olmalıdır. Türkiyenin her tarafında siyaset yapmaya çalışan bir partiye bile tahammül edilemiyorsa, kent girişlerine “İt girer Kürt giremez” yazıları yazılıyorsa o zaman burada bir terslik var demektir.

“İnsanlar nefreti öğrenebiliyorlarsa, onlara sevmeyi de öğretebiliriz.”

                                                                                                                               Nelson Mandela