Ülkede kriz gittikçe büyüyor. Bunu saklamanın, gizlemenin, ötelemenin, konuşmayınca yok olacağını sanmanın bir anlamı yok.
Mesele sadece sistemi değiştirme meselesi ile kalmıyor, aynı zamanda ülkenin ilerleme istikametinin ileriye mi, geriye mi gideceği hususunda da derin çatışmalar var. Bu çatışmalar hem iktidar partisinin içinde var hem iktidar ile muhalefet partileri arasında var. Böyle giderse bu ayrışma ve çatışmaların ülkenin diğer kurumlarına da yansıması içtin bile değil.
Ülkede başbakan anayasaya göre seçildikten sonra tarafsız olması gereken cumhurbaşkanının baskıları soncunda görevini bırakmak zorunda kalıyor. Bu adımın da kendi isteği ile değil bir “zaruriyetten” doğduğunu ülke kamuoyuna açıklıyor. Bu zaruriyet yani zorunluluk kendisine dolaylı yoldan git denilmesinden kaynaklı. Çünkü birine git demenin değişik yolları var. Başbakanın elindeki yetkisini alan kararı ona rağmen ona imzalatırsanız bu git demektir.Üstelik bu adımlar yapılarken müdahalede bulunan makam “onlardan haberdar olmam doğaldır” diyor.
Nitece itibariyle sayın cumhurbaşkanı her ne kadar istediklerinin tamamına evet diyen AKP’nin (emre hazırlığını ifade etmesine) yaptıklarını rağmen bunları yeterli görmüyor. Genel başkanlığı fiilen yürütmek istiyor. Bunun yasalara uygun olmadığı açık, lakin bu gidişat böyle sürdürülmek isteniyor.
Mesele sadece AKP’nin içişlerini müdahale ile sınırlı kalsa elbette değerlendirmeler farklı olur. Durumu; kurucu genel başkan olması,uzun süre başbakanlık yapması,Parti içindeki kadroların büyük bölümünü kendisinin oluşturması gibi nedenlere bağlayıp anlaşılır kılmak mümkün. Lakin mesele artık bununla sınırlı değil.
Sayın cumhurbaşkanı yönetim modelinin değiştiğini herkesin bunu kabul etmesi gerektiğini artık açık açık söylüyor.
Peki, nasıl değişti?
Anayasa yerinde duruyor
Kuvvetler ayrılığına göre oluşturulan yasama, yürütme ve yargı yerinde duruyor
Parlamenter rejim sürüyor
Meclis görevinin başında
Bu durumda cumhurbaşkanının yetkileri de yasalarda beli olduğuna göre bu değişiklik nereden kaynaklanıyor?
Fiilen yapılan işlerden olabilir mi?
Sayın Cumhurbaşkanı konuşmasının birinde başkanlık sisteminden söz ederken bunun yeni olmadığını geçmişten gelen geleneğimizde var olduğunu belirtiyor. Hangi geçmiş ve hangi gelenek diye dönüp bakmak gerekiyor.
Dönüp bakalım. En yakın gelenek Osmanlı geleneğidir. Oradaki yönetim sisteminde ise padişahlık sistemi var. Meşrutiyet dönemini saymazsak bir zatın tek başına ülkeyi yönettiği bir sistemden ibaret olan bir yönetim modeli var. Üstelik yetki sadece siyasi yönden değil dini yönden de aynı kişide birleşiyor. Padişah hazretleri aynı zamanda islam halifesi ünvanı ile ünvanlanmıştır.
Hal böyle olunca insan son dönemlerde televizyon kanallarında yayınlanan Osmanlı döneminin anlatıldığı televizyon dizilirinin mantığını da sorgulamıyor değil?
Mesele dizilerle de sınırlı değil. Meclis başkanımızın geçenlerde laikli konusunda yaptığı açıklamalarda hala beyinlerde yankılanmakta. Eğer anayasadan laiklik konusunu da çıkarıp atarlarsa sistemi tamamen değiştirmek mümkün olacak. Lakin bu adımın erken atıldığını sözün ağızdan erken çıktığını fark eden zatlar hemen müdahale edip konuyu kapattırdılar. Bu vesile ile ortaya çıktı ki böylesi bir girişim ülkede ciddi kamplaşmalara ve çatışmalara neden olacak.
Böylece mesele gelip şuna dayanıyor. Sayın cumhurbaşkanı ve ona bağlı olanların kafalarında Türkiye’ye bir başkanlık modeli getirmek var. Bu başkanlık sistemi eğer getirilir ve planlar işlerse aynı zamanda laiklik meselesi önce yasalardan çıkarılacak ardından da fiili uygulamalarla bir kenara konulacak. Doğal olarak bunlar gerçekleştirilirken demokratik kurallar artık çoğunluğun isteklerinin onaylanması olarak karşımıza çıkacak. Yoksa demokratik kriterlerin herkesin hukukunun korunduğu bir kriterler zinciri olarak algılama anlayışımız sorun oluşturacak.
Böylece ülkemiz yeni bir yol istikameti belirlemeye başlayacak. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte belirlenen çağdaş medeniyetler seviyesine yükselme hedefi konusunda yeni bir kararlaşma yaşatılmak istenecek. Son dönemlerde sürdürülen çalışmalarda Avrupa birliği kriterlerinden çok Suudi Arabistan merkezli İslami işbirliği teşkilatı ağırlıklı çalışmalar,islam ordusu oluşturma çabalarında yönetimizin çabaları ve son olarak sayın cumhurbaşkanının “sen kendi yoluna biz kendi yolumuza” sözleri ard arda sıralandığında ülkenin gidiş istikameti konusunda şüpheler ortaya çıkıyor. Bu durumda sormak gerekiyor; size göre istikamet nereye?Çağdaş medeniyete mi, geriye gidişe mi? Bir kişinin her şeye sahip olduğu sistemlere mi yoksa ülkedeki bütün yurttaşların eşit haklara sahip olduğu sistemlere mi yönelik bir istikamet?