İSTANBUL’UN YAZ GÜNLERİ

Abone Ol
 
                         İSTANBUL’UN YAZ GÜNLERİ
 
            Yer yüzünde iki kenti seviyorum, biri Diyarbakır, diğeri İstanbul. Tüm ‘öteki’ yanlarına karşın  gerçek anlamda şehirdirler ikisi de; insanı saran,  derunî, içrek ve gizemli..” 
 
                   1967 yılının bir temmuz günü.
 
                   Kurtalan-İstanbul posta treniyle başlayan yolculuğun ancak dördüncü günün sonunda Haydarpaşa garına ulaşmıştık. Siirt lisesinden üniversite sınavlarına gidiyordum. Garda beni Kozluk’lu sevgili arkadaşım Zeki ACAR karşılamıştı. O,  bir yıl önceden İktisadi Ticari İlimler akademisinin gece bölümüne yazılmıştı. İstanbul’da kıdemliydi artık. Üsküdar Çamlıca tepesinde, boğaza tepeden bakan iki katlı bahçeli bir ahşap köşkte yalnız yaşıyordu. Üsküdar’da şimdiki tarihi Kanaat lokantasının kemen yanından uzun bir merdiven/yokuşla çıkılıyordu. Yeşilçam’ın siyah beyaz filmlerinde gördüğümüz ama fazla görkemli olmayan fakat çok sevimli bir köşktü.. Bahçesinin önündeki devasa kayısı ağacıyla hep anımsıyorum. Gözümü İstanbul’da, ilk kez o köşkte açtım diyebilirim. Zeki arkadaşım günlerce gezdirdi beni, Eminönü Camisinin önündeki kuşlara, köprü altında ekmek/balık yemeğe ilk o götürdü beni. Benimle, deniz motorlarıyla karşıya geçip  Şişli, Beyoğlu’yla, ilk onun aracılığıyla tanıştım. Hasılı, sonraları yukarıdaki satırlarda “..içrek ve gizemli..”   diye on yıl önceki ilk kitabımda betimlediğim  (Hêvriz Ağacı, İletişim Y. Sh. 197) İstanbul’a olan tutkum,  sevgili Zeki arkadaşımın o günlerde İstanbul’a olan sevgisine beni ortak etmesiyle başladı. O emekli ve hala orada yaşıyor.
 
                  Evet dünyada iki kenti hep sevmişimdir: Diyarbakır ve İstanbul. Ama kadere bakın ki, yaşam ha deyince insana hep sevdiği ya da sevdikleriyle yaşama olanağı  vermiyor: Üniversiteye Ankara’da yazılınca hem Diyarbakır hem de İstanbul’a uzak düştük. Ama ne yalan söyleyeyim:  insan isteyince yine de bir olurunu buluyor. Okulun bitimiyle yeni meslekle birlikte Diyarbakır’da yaşamanın bir yolunu buldum: Sınav sonrası bölgelere atanacak müfettişlerin hiç biri D.Bakır’ı istemiyordu, tabii ben balıklama atlayınca göreve atanmam hiç de zor olmamıştı. Böylece, ilk görev yerim sevgili Amed’ti. Askerlik zamanına kadar, yaklaşık 3-4 yıl çocuklarımla burada kaldık. İki çocuğum burada ilkokula başladılar. İkinci kızım Zelal burada, Ofis semtindeki bir dairede doğdu.
 
                 Askerlik dönüşü yeni görev yerim Ankara oldu. Ne de olsa çocukluğumdan beri ilk gözümü açtığım “büyük kent” olan Diyarbakır’a olan özlemim bir ölçüde giderilmişti. Ne ki, İstanbul’da yaşamak içimde hep bir ukde idi.
Ama yaşamın karambolunda buna da gidecek bir yolu bulacaktık: Bir şekilde siyasi yaşam başlamıştı. Kozluk’ta Belediye Başkanıydım ve doğal olarak “muhalif” bir başkandım. Dönemin iktidarı (Çiller), devlet otoritesinin önünde gördüğü her dikeni ayıklıyor, illegaliteye çekilen yönetim,  gözükara bir biçimde ölüm, işkence, önüne kattığını  ezip geçiyordu. Böyle bir puslu ortamda bölgede “ilk” görevden alınan başkan oldum. Onunla bitmedi, Jitem’in adamları fellik fellik peşimizdeydi, üç duvarında sayısız kurşun delikleri bulunan halen kaldığım evde daha fazla yaşayamazdık,  iyisi mi “kalabalıklara karışalım” dedik. İki yol vardı, ya yurt dışına çıkmak ya da uzak bir metropol kente kapağı atmaktı. Aile meclisinden ikinci şık lehinde karar çıktı. Tabii bu durumda seçenek hakkı bana verildi ve ben ikirciksiz tercih hakkımı İstanbu’la kullandım.
İstanbul’daki yaşam serüvenimiz (ve de muradımız) bu şekil başladı. Eşimle ben sürekli tam dört yıl orada, Beşiktaş ve Sarıyer Bahçeköy’de kaldık. Böylece, İstanbul’a olan özlemimizi de kısmen de olsa gidermiştik. Bu arada çocuklar büyüdü, okuyup evlendiler, orada iş tutup oraya yerleştiler. Ama biz hanımla memlekete döndük. Ruhumun şah kenti Amed’e artık çok yakınız. Ayda en azından bir iki kez  “Sırlarını surlarına Fısıldayan şehir”i koklamak  hep imkan dahilinde artık. Fiskaya Derê Çiyê, Mêrgeahmed,  Ewzel baxçaları, ciger kebap.. Gözünü sevdiğim.
 
                Gördünüz işte, İstanbul’u yazayım derken sonuçta yine Diyarbakır’dan çıktım. Dedim ya yaşamımda ikisi birleşiktir.
 
                 Ama sözüm var, İstanbul’a yeniden döneceğim.
 
                O uzun yaz günlerinde türlü çeşitli dost ve ahbapla, eski ve yeni siyasi arkadaşlarla gece yarılarına kadar “memleket meselelerini konuştuk, tartıştık.
 
                Oradan, onlarca buralar nasıl görülüyor..
 
                Kafamda tuttuğum notlar duruyor merak etmeyin.
 
                Bir sonraki yazıya.