10 Aralık günü Birleşmiş Milletler tarafından “İnsan Hakları Günü” olarak kabul edildiği tarihten bu yana ne İnsan Hakları İhlalleri sona erdi ne de erecek gibi görünüyor. Ancak bu gerçekliliğe rağmen dünyada İnsanların Haklarının diğer insanlar tarafından gasp edilmesinin daha çok deşifre olduğunu belirtmek mümkün.
Bu tür sembol ve anlamlı günler sayesinde konu ile ilgili duyarlılıklar artmakta, yapılan değerlendirmeler ile olumlu veya olumsuz yönden ilerlemelerin olup olmadığı daha iyi bir şekilde anlaşılabilmektedir.
Ülkemizde hedeflenen çağdaş medeniyet seviyesine oluşmanın ancak demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerinin ilerletilmesi ile mümkün olabileceği gerçeği kabul gören bir anlayış haline gelmiş bulunmaktadır. Bu durum en azından söylemde en yetkili kişilerin ağzından dillendirilmekte ve bu konuda çaba gösterilmesi hedeflenmektedir. Öncelikle bunu vurgulamak gerekmektedir. Ancak bu gerçekliğe ve yapılan yasal değişiklik ve mücadelelere rağmen bu alanda henüz sınıfı geçecek duruma gelmediğimizi belirtmemiz gerekiyor.
Yaşadığımız coğrafya yani Ortadoğu, balkanlar ve Kafkaslarda hala sorunların çözümü güç dayatması ile sağlanmaya çalışılıyor. Yani sorunu ortadan kaldırmaktansa sorunu dile getirenleri güç kullanarak ortadan kaldırmak yönetimlere veya güç sahiplerine daha mantıklı geliyor. Oysa diğer yerlerde ve doğru olan sorunu dillendirenleri veya hak arayanları ortadan kaldırmak değil daha çok özgürlük ve ifade olanağı tanıyarak sorunun diyalog yöntemi ile çözmeye çalışmaktır.
Böyle mi yapıyoruz?
Hayır.
Ya toptan red ediyoruz. Siyah ve beyaz dışında ton görmüyoruz. Ya da toptan yok edere veya yok görerek umursamaz bir tavır içine girmeye çalışıyoruz. Bu da yaşadığımız alanlarda neden savaşların ve çatışmaların bitmediğini bizlere daha iyi gösteriyor ve kavratıyor.
Etrafımızdaki ülkelerin yönetim biçimleri ile karşılaştırıldığında demokrasiyi deneyen örnek ülke olarak yaldızı parlayan bir ülke olmamıza rağmen uygulamalar eski anlayıştan sıyrılamadığı için tökezlemeye devam ediyoruz.
Son bir yıl içinde üzerinde mutabakata varılan çözüm süreci sayesinden ülkede dökülen kan oranında bir azalma görülmesine ve göreceli de olsa rahat bir nefes alınmasına rağmen İnsan Hakları İhlallerini bitmediğini belirtmemiz gerekmektedir. Bırakalım kişisel özgürlük haklarını ülkemizde hala can güvenliği hakkını bile sağlayabilmiş değiliz.
Gezi olaylarından devlet güçlerini kullandıkları şiddet karşısında yüzlerce vatandaşımız yaralanmış ve en az altı yurttaşımız yaşamını yitirmiştir. Resmi açıklamalara göre Türkiye’nin 79 ilinde gerçekleşen bu talep etkinlikleri ne yazık ki şiddetle bastırılmaya çalışılmıştır. Daha geçenlerde Yüksekova’da çıkan gerginlikten dolayı düzenlenen yürüyüş sırasında ortaya çıkan olayda iki vatandaşımız polis kurşunları ile yaşamını yitirdi. Gerekçe bu kişilerin silahlı oldukları ve çatışma çıktığıydı. Oysa ne hikmetse bu tür çatışmada hep saldırdığı iddia edenler ölüyor!
İnsan Hakları Gününü kutladığımız bir dönemde hala yaşam hakkını koruyamadığımız belirtmemiz gerekiyor. Çünkü Devletin karar verme mantalitesi hala değişmiş değil. Daha çok özgürlük yerine toptan yok sayma ve şiddetle bastırma mantalitesi.
Hala haber yaptığı için hakkında dava açılan gazetelerimiz var. Taraf gibi, Kürt basını gibi.
Hala ölümcül hastalıklarına rağmen yüzlerce hükümlü ve tutuklu cezaevlerinden bırakılmıyor.
Hala cezaevlerimizde onbinlerce siyasi tutuklu ve hükümlü var.
Hala seçilmiş milletvekililer, Belediye Başkanları, Meclis üyeleri cezaevlerinde bulunmakta.
Hala savunma görevini yapmaya çalışan avukatlar cezaevlerinde tutulmakta.
Hala işleri habercilik yapmak olan gazeteciler cezaevlerinde tutulmakta.
Peki, hiç mi iyi bir şey yapılmadı derseniz yapıldı diyeceğiz. En azından uğraşılıyor. Siyasi temsilliyetlerin söyledikleri gibi eskiden öldürülüyorlardı şimdi tutuklanıyorlar. Yaşam hakkı ihlali ile kıyaslanınca ilerleme yok demek haksızlık olur!