İÇ BARIŞI SAĞLAYAMAYAN DÜNYA’DA BARIŞI SAĞLAYAMAZ

Abone Ol


1 Eylül Dünya barış günü dün dünyanın ve ülkenin değişik yerlerinde düzenlenen etkinliklerle kutlandı. İkinci dünya savaşından sonra milyonlarca insanın öldürülmesinden sonra duyulan utancın bir nişanesi olarak kabul edilmişti “Dünya Barış Günü.”


Aradan geçen süre içerisinde duyulan acılardan ders alındığını söylesek inandırıcı olmayacak. Çünkü Savaşın galipleri hiçbir zaman savaşın sonucunda elde ettikleri galibiyet havasından kurtulmadılar. Yenilenler ise duydukları kuyruk acısının acısını unutmadı. Savaş belki tank ve toplarla sürdürülmedi ancak etkinlik savaşı aralıksız sürdü.


Sıcak savaş yerini bloklaşan dünyada soğuk savaşa bıraktı. Bir yanda doğu devletleri bir yanda batı devletleri vardı. Aralarında kalan ise Ortadoğu ve İslam dünyası coğrafyası oldu. Birileri sosyalist oldu diğerleri liberal. Kararsız kalanlar ise bizim gibi şekilde karar kılamayanlar oldu elbette.


Bir taraf kolektif haklar ve çıkarları ön plana çıkardı diğer taraf bireysel hak ve özgürlükleri. Zaman zaman ise güçlerini denedi büyük devletler. Elbette güç gösterisi yapılan alanlar kendi toprakları olmadı. Kore’de Vietnam’da olup bitenler bu konuya tanıklık eden olaylardır. Son dönemde ise bu bela bizim yakın coğrafyamızda gerçekleştiriliyor. Oluşturulan yeşil kuşak büyük devletler için anlamsız hale gelince bu kuşakta bulunan devletlerin savaş alanı haline gelmesi de kaçınılmaz oldu.


Savaşlar çıkarılacak, yer altı ve yerüstü kaynaklar tüketilecek, silahlar satılacak ve denenecek ve sonuçta mahallenin horozları devreye girerek insanlığı kurtaracaklar. İkinci dünya savaşından sonra insanlık bir daha böyle büyük acılar yaşamasın diye oluşturulan Birleşmiş Milletler ve içinden çıkarılan Güvenlik Konseyi sözüm ona barışın teminatı olacaklardı. Ancak görülmektedir ki bu beşli silahşörlerin savundukları ve korudukları tek şey kendi devletlerinin çıkarları. Tehlike çanlarının çaldığı zamanlarda canavara bir ödül vermek de caiz oldu. Elde edilecek büyük bir kazanım için küçük bir lokmayı ısmarlamak onlar için sorun olmazdı. Afganistan’da, Pakistan’da, Irakta ve ardından sırası ile Arap Baharı rüzgarına kapılan ülkelerde hep böyle olmadı mı?


Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi denetiminde ve gözetiminde yaşadığımız coğrafyada son elli yılda savaşlar hiç eksik olmadı. İran İslam Devrimi ile başlatılan süreç aralıksız devam etti. Hindistan Pakistan gerginliğinden sonra 79’da İran’da devrim oldu. 80’de Türkiye’de askeri darbe.Aslında bu devrim ve darbe arasındaki fark da incelemeye değerdir.Ardından İran-Irak savaş, Irak’ın Kuveyt’i işgali ve Irak savaşı. Filistin İsrail çatışmaları da hiç ara vermeden devam etti.


Sonra Bahreyn’den başlayan Mısırdan çıkan kargaşalar.Adı Arap Baharı.Sözüm ona demokrasi gelecekti ve Diktatörlükler tek tek yıkılacaktı. Bir yıkım yaşandığı gerçek ama sonuçların halkların çıkarlarını olduğunu savunmak pek mümkün görünmüyor. Bir umut olan demokrasi beklentisi de böylelikle tar u mar edildi. Sonucun ne olacağı da belli değil.


Son dalga ise Suriye’de başladı. Son iki yıldır süren Suriye iç çatışmasında milyonlarca insan yerinden oldu ve yüz binden fazla insan yaşamını kaybetti. Ülkenin her yanında çatışmalar sürüyor. Taraflar birbirlerini zor duruma düşürmek için kimyasal silah kullanımı dahil her yolu deniyorlar. Ve ilginçtir ki bu durum karşısında BM Güvenlik Konseyinden bir karar çıkarmak mümkün olmuyor.


Bu ateş çemberi içinde savaşa bulaşmamış tek ülke Türkiye. Ancak hükümete bakılırsa çemberin içine atlamak için pek hevesli.


Savaş çemberine girip zarar görmeyen tek bir devlet gösteremezsiniz. Eğer bu savaşa barış ve demokrasi için giriliyorsa, insan hak ve hukuku için girilecekse öncelik ülke sınırları için kullanılmalıdır. Bir ateşkes süreci bile doğru dürüst yönetilemiyorken kurtlar sofrasından pay kapmaya çalışmak ne iç barışa ne de Dünya barışına katkı sağlar.