HANGİ VESAYET?

Abone Ol

Ortadoğu’da yaşayan halklar özgürce ve insanca bir yaşam sürmek için tarih boyunca kanlarını bedel olarak ödeme kaderinden kurtulamadılar. Sürekli değişim ve dönüşümün merkezinde olmalarına rağmen hep bedel ödemekle mükellef oldular. Bazen buna kader denildi bazen de özürleşme ancak gelin görün ki sonuç hep çatışma hep çatışma…
Son dönemde meydana gelen gelişme sürecine dikkatle bakmamız gerekiyor. Ortadoğu yüzyılın bir gereği olarak (!) yeniden dizayn edilmek istendi. Karşılıklı egemenlik projeleri tartışıldı ve bizi yansıyan son proje BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) oldu.
BOP bilindiği üzere bir Amerikan projesi olarak sunuldu ve bölgede de yandaşlarından oluşan ayaklar oluşturuldu ki bunlardan birisi de Başbakan Erdoğan yönetimindeki ülkemizdi. Bazı kaynaklara göre Erdoğan BOP başkan yardımcılığı rolünü bile almıştı. Bu değişimin nasıl gerçekleşeceği beklentileri ile meşgulken Arap baharı süreci başladı.
Tam bu noktada tartışmalar yoğunlaştı. Kimine göre Arap Baharı olarak sunulan gelişmeler Amerikan menşeli ve destekli halk hareketleriydi. Buna sunulan gerekçe ise BOP bağlantılı düşünce ve fikirlerdi. Oysa gerek ABD ve de gerekse Değişim içinde rol üstlenen kesimler ısrarlı bu hareketlerin iç dinamiklerden kaynaklandığı tezini savundular.
Ortadoğu’daki yönetim sistemleri halk ayaklanmaları ile değişim olarak sürdürülmek istendi.Bahreyn,Tunus,Libya,Mısır,Suriye gibi Arap ülkelerinde değişim rüzgarları esmeye başladı ve diktatörlükle suçlanan geleneksel liderlikleri yerlerinden edildi.Ancak enteresandır ki bazı ülkelerde değişim adına yaprak bile kımıldamadı.Mesela Suudi Arabistan Krallığında olduğu gibi.
Giden veya sorun yaşayan liderlerin Amerikanın gözden çıkardığı veya karşı olduğu liderler olması da dikkat çeken temel bir gösterge. İşte bu çelişkiler insanların Amerikan faktörünü dışarıda tutmamasına neden oldu.
Bu değişim süreçleri içerisinde ortaya çıkan bir başka mesele ise vesayet meselesidir. Diktatörlüklerle idare edilen ülkelerde yönetimi ellerinde bulunduranlar ile yönetimi bunlardan alanların anlayışları arasındaki farkın ne olacağı önem arz ediyor. Halklar laik vesayet ile İslami vesayet çizgisi içerisine sıkıştırılarak bir tercih belirlemeye veya taraf olmaya zorlanıyor.
Oysa halkların istedikleri vesayet şeklinin değişmesi değil vesayetin ortadan kalkarak bir özgürlük ikliminin ortaya çıkarılmasıdır. Herkesin kendini ifade ettiği veya edebileceği bir yönetim modeli ki buna çağdaş dünya demokratik yönetim şekli demektedir.
Irak, Suriye, Libya, Tunus, Mısır örnekleri yanı başımızda gelişen olayların göbek ülkeleri. Gerek halkların inanç değerleri gerekse yaşam tarzları bize yakın. Aynı gelişmelerle muhatap olmamak için demokratik, laik cumhuriyet yönetimi ülkesi örneği olarak örnek modelimizi geliştirmek zorundayız.
Bugüne kadar sürdürülen laik vesayet anlayışının eksikliklerinin ve haksızlıklarının giderilmesi ile daha demokratik bir ortam oluşturarak sorunlarımızı ortadan kaldırma gücüne sahibiz. Bunu yapmak için el ele vermemiz yeterli olacaktır. İmha ve inkârın ret edildiği bir ortamda uzlaşma ve bütünleşme daha kolay sağlanacak bir ortamdır ve ülke buna müsaittir.
Buna tehlikeye düşürecek endişe ise laik vesayetin yerini İslami vesayet modeline bırakma korkusudur. İslami vesayetten kastımız şeriat kurallarına göre yönetilecek bir devlet yönetim şekli. Yapılan açıklamalardan anlaşılan kimsenin bu yönlü bir açık ve gizli hedefinin bulunmadığı yönündedir. Ancak kuşkuların ortadan kalktığını iddia etmek de zor.
Demokratik yönetim şekillerinde herkesin kendi koruması söz konusudur. Varlığını, değerlerini, dilini, kültürünü, yaşam şeklini hatta aile yapısını bile. Mir Celadet Bedirxan bu konu ile ilgili güzel bir tespitte bulunmuştu. Diyordu ki “Egemen olan ulus ile ezilen ulus arasındaki farklılıklar temel olarak dil ve din konusunda netleşir. Eğer ikisi de aynı dinden iseler o zaman dil temel belirleyici ve koruyucu unsur olur” Ülkemizde bu durum söz konusudur. Eğer tanımlamaları çoğunluk ve azınlık olarak düşünürsek din ortaklığı söz konusu olduğuna göre temel unsur dil olmaktadır. Eğer herkesin dini kadar dilini de koruması için imkan ve ortam yaratırsak herkesin kendini korumasına da imkan tanımış oluruz ki bu adım aynı zamanda bütünleşmemizi daha sağlam kılar.
Sonuç olarak gerek ülkemizde gerekse Ortadoğu’da halkları laik ve İslami vesayet kıskacına sokmanın doğru bir mantık olmadığını düşünmekteyiz. Yapılması gereken özgürlüklerin artırılması ve korunmasıdır ki bu demokratik bir ortamda sağlanabilir. Zaten demokratik bir ortam oluşturulursa hem laik olanlar hem de dindarlar düşüncelerini ve yaşam tarzlarını inandıkları şekilde sürdürme şansına sahip olurlar. Daha geniş düşünme imkânına sahip olunur ve karşılıklı kabullenme söz konusu olur. Yoksa şekilde de görüldüğü gibi kaza ve bela “geliyorum” diyor.