DOĞA VE HAYVANLAR!..

Abone Ol


 

 

Son günlerde yaşanan kahredici bazı gelişmeler nedeniyle sinir katsayılarım tavan yapıyor…

Bu sinirle hangi konuda değerlendirme yapsam, başıma bela alacağım!..

Öncelikle gazete yönetimini sıkıntıya sokacağım!

Neden mi?

Çünkü bu sinirle kaleme alacağım yazılarda gazetemiz yazı işleri müdürü ya mahkemelik olacak, ya da tehditlere maruz kalacak!..

Kimsenin zarar görmesini istemiyorum…

Köşe Yazarlığını toplum yararına uzun vade hizmet için bir araç olarak görüyorum.

Ucuz kahramanlığa gerek yok.

Bu psikoloji ile 17 Ağustos depremini de değerlendiremiyorum. Çünkü sağlıklı bir değerlendirme yapmak için kafamın sakin olması gerekiyor…

Eğer çok sevdiğiniz bir yakınınız 10 saniye ile korkunç bir ölümden kurtulmuşsa ve siz onun şokunu, üzüntüsünü yaşıyorsanız, sağlıklı düşünebilir misiniz?

Maalesef bilgisayarın başına oturup 17 Ağustos yazımı yazmak istediğimde tam da bu nedenden dolayı sağlıklı bir değerlendirme yapamıyorum. Kimseye ve kendime zarar vermemek için yıllar önce tam da 17 Ağustos günü yayımlanan eski bir yazımı bilginize sunmak istiyorum. İnsan haklarını değil, hayvan haklarını savunan değerlendirmemi, insan haklarını savunma anlamında bir tepki olarak değerlendirerek okumanızı diliyorum. İşte bakış açım:

Eskiden kırsalda yaşam vardı. Kent merkezinin boğucu havasından kaçmak için fırsat bulduğumda kırsala gidiyordum. Doğa ile baş başa kalarak, yaşama güzel pencerelerden bakmak istiyordum.

Ne yazık ki son dönemde kırsaldaki yaşam çekilmez oldu…

Daha önce de kırsaldaki değişime şöyle dikkat çekmiştim; ‘Çok uzaklara gitmeye gerek yok, 25 yıl önce Batman’ın kırsalında günümüzün iki katından fazla ormanlık alan vardı…

Bu, sadece benim somut gözlemim.

Güzelim meşe ormanlarında daldan dala, ağaçtan ağaca sıçrayan yüzlerce sincapla karşılaşırdınız.

Nerede o güzelim hayvanlar?..

Nerede o tombul tavşanlar?

Ya kurnaz tilkiler?

Ya o köy yollarından derin kıvrımlar bırakarak geçen yılanlar?

Hele o geceleri uluyan kurtlar?..

Ya havada öbek öbek uçan, sıra sıra dizilmiş Kulınglar(Turnalar) neredeler?

Çocukluğumu hatırlıyorum. Üzerimizden uçan turnalara, “Kulıngno rez, kulıngno rez” (Turnalar sıraya, turnalar sıraya) diye bağırırdık.

Bir de ne görelim, turnalar gerçekten sıraya dizilmez mi?..

Arada bir sıralarını değiştiren turnaları bilmediğimizden, onların çağrımız üzerine sıraya dizildiklerini sanırdık.

Çocuksu aklımız işte…

Gerçekten ne oldu o güzelim hayvanlara?

Hepsi neredeyse tarih oldu!..

Günümüzde köylülerle konuştuğumda, o çocukluk günlerimi yad ettiğimde, yüreğim sızlıyor, boğazım kilitleniyor, yutkunmakta zorluk çekiyorum. Çünkü o güzelim hayvanların yok denecek kadar azaldığını duyuyorum.

Kahredici bir durum…’

Ne yazık ki kırsaldaki değişim farklı boyutlarıyla toplumu tehdit ediyor. Bu kez kuraklık sorunu köylülerimizi göç etme aşamasına getirmiş durumda…

Küresel Isınmadan kaynaklı olarak yaşanan felaket kırsalı vurmuş durumda…

Batman’ın hangi ilçesinin kırsalına çıksam, büyük sıkıntılarla boğuşan insanlarımız gerçeğiyle karşılaşıyorum…

Kuraklıktan etkilenmeyen köy adeta kalmamış görünüyor. Eskiden yaz aylarında gürül gürül akan kaynak suyuna sahip dağ köylerimizde, insanların içme suyu bile bulamadıklarını gözlemlemek ne kadar hazin…

KAYNAK SULARI KURUYOR…

Sason’un Kelhasan köyünde bulunan ünlü ‘Kaniya Koma’ kaynak suyunun kuruduğunu öğrendim. Yaşı 70’i aşmış bir köylüye, “Kaniya Koma kaynak suyunun yaz aylarında kuruduğuna hiç tanık oldunuz veya duydunuz mu?” diye bir soru sormuştum.

Yaşlı amca, hayatında böyle bir olayı anımsamadığını söyleyecekti.

Kürtçe ismiyle ‘Kaniya Koma’ (Kom-kıl çadır-toplama çeşmesi), Kelhasan köyüne hayat veren bir su kaynağıydı. Söz konusu köyde daha önce çok sayıda köylünün tütün tarlalarını bu suyla dönüşümlü olarak suladıklarını öğrendim.

Mereto dağına sırtını dayamış Helkis yaylasında eriyen kar hazinesinden beslenen bu kaynak suyunun kurumuş olması, kuraklığın boyutu konusunda bize bir fikir verebilir…

Eskiden Sason-Sinemerg mezrası önünden akıp giden ‘Newala Laye’ adlı derede yaz aylarında bol bol balık tutuluyordu. Derede bolca akan suda balık avlayan köylülere artık son yıllarda rastlanmaz oldu. Çünkü söz konusu dere birkaç yıldır baharda bile kurumaya başlıyor…

Yıllardır Küresel Isınmaya dikkat çekip durmakta haksız olmadığımı üzülerek görüyorum. Maalesef küresel felaket hepimizi bekliyor…

İşin acı tarafı nedir biliyor musunuz?

Ne acıdır ki hala toplumun büyük çoğunluğu bu felaketin farkında değil. Bilim insanları ve kendilerine ‘Çevreci’ denilenlerin hayali bir tehlikeden söz ettiğini sanıyorlardı. Oysa felaket önce gökten, sonra yerden gelmiş ve hepimizi kuşatmıştır…

Rabbim yağmurunu yağdırmaz, yeraltındaki suları akıtmaz olursa, biz aciz insanlar ne yapabiliriz ki?

Hiçbir şey…

Peki ne olacak milletin hali? Bu kötü gidişatı seyretmekle mi yetineceğiz?

Hayır. Bilim insanlarına kulak vermeliyiz. Bölgemiz ve yöremizde sorunlar yaşamamızın temel nedeni, doğaya verdiğimiz zararlardır. Ormanlarımızı hoyratça talan etmenin ağır bedelini ödüyoruz.

Ama ne acıdır ki hala acı gerçekleri görmüyoruz. Hala içimizden birileri yöredeki güzelim ormanları talan ediyor. Ne Çevre ve Orman İl Müdürlüğü, ne diğer ilgililer sorunu önemsemiyor. Birilerinin kazancı için değerlerimiz heba oluyor, dağlar kelleşiyor. Ve bizler seyretmekle yetiniyoruz…