Bir toplumun değişim ve dönüşüm sürecinin biraz zaman aldığı konusunda hemfikir olmak mümkün. Ancak değişim ve dönüşüm sürecinin iyi niyetli olması durumunda belirlenmiş bir zaman aralığında gerçekleştirilmesi gerektiği de kabul edilmelidir.
Türkiye’de değişik yapılardaki toplumsal etnisite ve toplumsal katmanları, din, dil, gelenek, yerel yönetim anlayışlarının kabulü gibi yöntemlerle uzun bir süre bir arada tutma örneği bilinmekte. Ancak birleştirici temel unsurun adalet, gerçeği kabul olduğunu da unutmamak gerekir.
İnkâr ve imhaya yönelmeyen günün koşullarına göre ve yerine göre yönetici atamaları gerçekleştiren bu sistem ulus bilincinin yaygınlaşması ile çökmek durumunda kaldı. Osmanlı da her halk kendi adıyla, her coğrafya kendi adıyla tanımlanır kimseler bundan gocunmazdı. Hele halkın kendi dili ile dinini, geleneklerini, iletişimini sağlamasının engellenmesi gibi konular pek kale alınmazdı. Buna rağmen o yönetim sistemi de demokratik olan bir sistem değildi. Padişahım çok yaşa ve saray entrikalarını bilmeyenimiz yok. Bu miras üzerine kurulan Türkiye cumhuriyeti Devleti Osmanlının çökmesindeki asıl temel hataları görme yerine tümden red ve karşı çıkma mantığını kabullenerek yeni bir ulus yaratmaya çabaladı. Kafasına göre kurduğu şablona uymayan her toplumsal yapıyı keserek, yok ederek, baskı altına alarak yönetmeye çalıştı. Karşı çıkanların uğrak yerleri de istiklal mahkemeleri oldu.
Toptan bir red ve asimilasyon içeren bu mantığın tutmadığı cumhuriyetimizin 90 yıllık tarihinde net olarak görüldü. Bu durum karşısında Sayın Başbakan bile; eski mantık yok saymaya çalışıyordu biz kabul ediyoruz biz red ve inkar etmiyoruz imhaya karşıyız manasında sözlerle konuya dikkat çekmeye çalıştı. Gelin görün ki sistemimiz bunca yıllık deneyime rağmen ve Avrupa’da örnek alınacak yönetim modelleri sergilendiği halde hala birçok alanda yasakçı mantığını bir kenara atmış değil. Erkek egemen, islamın Sünni ve Hanefi mezhebi ağırlıklı, Katı merkeziyetçi yapısını sürdürme kararlılığında.
Bunun enteresan bir örneğini de din alanında görüyoruz. Sayın başbakan başta olmak üzere birçok dini kesim rakiplerini din üzerinden yürüttüğü eleştirilerle egale etmeye çabalamaktadır. Kürtlerin sivil Cuma namazları bile başka yönlere çekilmekte neredeyse dinin yeniden yorumlanmasına iş götürülecek düzeye getirilmektedir. Sadece bu değil geçenlerde Batmandaki bir cami ye Cuma namazı için giden bir güvenlik görevlisi imam cami cemaatine Kürtçe hitap ettiği için Diyanet işleri başkanlığına şikâyette bulunmuş. Konu Batman Medya Gazetesinin 12 Temmuz tarihli sayısının manşetine taşınmış. Şikâyetçinin gerekçesi hutbeden önce Kürtçe konuşan imamın ne dediğini anlamaması! Bu güvenlik görevlisini camiye götüren ve din eğitimine katkı sunan zihniyet eğer islam’ın kardeşlik anlayışı ve hoşgörü mantığı konusunda da ufak bir yönlendirme ve bilgilendirme yapsaydı. İslam’ın özünün ne olduğu konusunda milliyetçi olmayan bir mantık aşılayabilseydi bu durum böyle olmazdı. Bu şikayetçi şahsiyet en ufak bir empati kurabilseydi yine böyle olmazdı. Adama sormazlar mı be adam sen bin kişi içinde beş dakika konuşulan bir dili bir kişi olduğun halde anlamıyorum diye şikâyette bulunuyorsun. Peki, senin bin yıllık din kardeşin 90 yıldır anlamadığı bir dilde hutbe dinlemeye ve okumaya zorlanırken hiç mi vicdanın sızlamıyor!
Bu mu senin İslam bilincin ve kardeşlik duygun?
Bu mu senin adalet ve insanlık duygun?
Sürekli yasaklama mantığına dönüşen bu tür yaklaşımların her tarafta yaygın olarak sergilenmesi toplumu birbirinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Evet, kimse kimsenin düşüncesine aynen katılmak zorunda değil ancak demokrasilerde ve beraber yaşama mantığında birbirinin varlığını ve haklarını kabul etmek bir zorunluluktur. Yoksa ne huzur kalır ne güvence.
Kürt çocuklarına 90 yıl boyunca andımızın okutulmasına karşı çıkmayan zihniyetin, bir mitinge bile izin vermemelerini, legalleştirmeye çalışılan etkinliklerin sonucu bilindiği halde illegalsize edilmeye ve rövanşa çevrilmeye müsait ortamlar hazırlamaya yönelen zihniyetin doğru bir zihniyet olamayacağını hatırlatmak tarihi bir sorumluluktur.