Türkiye’deki değişik cezaevlerinde bulunan yüzlerce tutuklu ve hükümlü mahpus bir ayı aşkın bir süredir açlık grevi başlatmış bulunmaktadırlar. Bu açlık grevlerinin iki temel gerekçesi kamuoyuyla paylaşıldı.
Bu siyasi mahpusların birinci talebi Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit koşullarının kaldırılmasıdır.
İkinci talep ise Kürtçe üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması ve Kürtçe ifade verme önündeki engellerin kaldırılması ile Kürtçenin yaşamın bütün alanlarında kullanılması.
Açlık grevinin 15 Ekimden itibaren süresiz ve dönüşümsüz hale getirildiğini belirterek yazımızı sürdürelim. Öncelikle Açlık grevini başlatan mahpusların taleplerinin haklı ve karşılanabilir talepler olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir.
Aslında konu insani değerlendirmeler ışığında ele alındığında ve mevcut yasal yapı irdelendiğinde bu taleplerin karşılanamaz talepler olmadıkları görülmektedir. Abdullah Öcal’ın sıradan bir tutuklu olmadığı zaten bilinmektedir. Bu durumu onun yasalar karşısındaki haklarının engellenmesi anlamına gelmiyor. Ancak bir yıldan fazla bir süredir İmralıda bulunan Öcalan avukatları ile görüştürülmüyor. Bu durum aslında onunla örgütü arasındaki iletişimin kopması anlamına geliyor ki bu kopuş bir süredir insanların yaşanan çatışmalar nedeniyle yaşamlarını yitirmelerine neden oluyor. Kaldı ki yasal bir hak koster bozuk gibi komik bir gerekçe ile engelleniyor. Akan kanın durması için ne gerekiyorsa yaparım diyen hükümetin böyle bir konuyu bildiği halde tecrit koşullarında diretmesini anlamak da zor.
İkinci konu ise Kürtçe savunma ve ana dil üzerindeki yasaklar. Artukluda Kürtçe konusunda yüksek lisans öğretimi yapılırken, Dicle, Bingöl, Hakkâri gibi üniversitelerde Kürtçe konusunda çalışmalar yürütülürken, Orta öğretimde Kürtçe seçmeli ders olarak okutulmaya başlanmışken mahkemelerde Kürtçe yapılan savunmaların kabul edilmemesini anlamak mümkün mü bilmiyoruz.
Görüldüğü gibi Mahpusların açlık grevine gerekçe olarak gösterdikleri konular için aslında yasal düzenleme yapma gereksinimi bile yok. Tamamen uygulama ile ilgili bir sıkıntı yaşamaktayız ki bu sıkıntının sonuçları başımızı ağrıtacak cinsten.
Süresiz ve Dönüşümsüz açlık grevi demek aslında ölüm orucunun başlatılması anlamına geliyor. Türkiye’de bu tür eylemlere zaman zaman müdahaleler yapıldığını bilmekteyiz. Ancak ne acı tesadüftür ki ne zaman bir müdahale yapılmış olsa bu ülke o müdahalenin sonuçları konusunda dünyada rencide edici bir tavırla karşı karşıya kalmıştır. Yaşama döndürme adıyla yapılan ve koğuşlarda bulunan tutukluların ölümleri ile sonuçlanan müdahale hala insanların beyinlerinde canlılığını sürdürmekte iken aynı sonuçlarla karşı karşıya kalınacak durumlar yaratmanın bir anlamının olmadığını düşünmekteyiz.
Sonuç olarak AB ilerleme raporunda da görüldüğü gibi son süreçlerde ülkemizdeki uygulamalar evrensel insan hakları kriterleri ile uyuşmamaktadır. Bu nedenle de ağır eleştirilerle karşı karşıya kalan bir ülke durumundayız. Tecrit ve Ana dil gibi bütün dünyada haklı talepler olarak görülecek konularda ortaya çıkan sonuçların ölümlerle anılması bu ülkeye zarardan başka hiçbir şey kazandırtmayacaktır. Yani Anadilimi istiyorum tecrit istemiyorum diye ortaya konan talepler karşısında yaşanan açlık grevlerine yapılacak olan yanlış müdahaleler veya açlık grevleri sonucunda ölümlerin meydana gelmesi durumunda yöneticilerin bu ağır vebal karşısında terleyeceklerini söylemeliyiz. İyisi mi yönetim ile mahpuslar kendi aralarında bu sorunu hal etmeleri. Aksi durumda herkesin vicdanı sızlayacaktır. Bizden hatırlatması.