Ülkemizde bugün yaşananlar hiç kimse kusura bakmasın ne üç beş gencin kafa kafaya vererek organize ettikleri bir çatışma ne de bu gençlere mal edilen çatışma ve kaosu ortadan kaldırmaya yönelik bir operasyonel eylemdir.
Bu gün ülkemizin
Silopi ilçesinde
Nusaybin İlçesinde
Yüksekova ilçesinde
Cizre ilçesinde
Sur ilçesinde yaşananlar sıradan çatışmalar değil.
Tıpkı daha evvel Silvan ilçesinde yaşananlarda olduğu gibi.
Meseleyi doğru okumak gerekiyor. Devlet Kürt sorununun çözümü noktasında AKP iktidarı ile önüne koymuş olduğu çözüm konseptinden geri dönmüş bulunmaktadır. Yani daha açık bir ifade ile çözüm sürecinde uygulanan yöntemden vazgeçmiş görünmektedir. Çünkü başta bu sürecin muhatabı olmak üzere süreçte yer alan bileşenler de, süreçte elde edilen sonuçlar da, konuşulan muhataplar da şu anda devre dışı edilmiş durumda. Ne zamandan beri?
Göründüğü kadarıyla 5 Nisan tarihinden beri. Yani Dolmabahçe mutabakatının açıklanmasından sonra.
Cumhurbaşkanı ve başbakanın şu anda devletin bütün olanaklarını kullanarak ve şiddet politikasını temel alarak uyguladıkları modele baktığımızda söylenen şu: Silahlı Kürt hareketi etkisiz hale getirilinceye kadar aralıksız mücadele.
Peki, bu mücadele nasıl yürütülüyor?
Bu mücadele 24 Temmuz tarihinden bu yana Türk Silahlı kuvvetlerinin bütün unsurları ile birlikte polis ve diğer güçler de dahil olmak üzere tam güç kullanılarak gerçekleştiriliyor. İçişleri bakanı Efkan Ala’nın geçen gün açıkladığı verilere göre bu güne kadar 3000 PKK veya KCK militanı öldürülmüştür.
Türk hava kuvvetlerine bağlı uçaklar tarafından hem ülke içinde hem de ülke dışında yani sınırdışı operasyonlarlarla binlerce hedef vurulmuştur. Sadece 24 Temmuz hava saldırısında kandile yapılan sorti sayısının 400 civarında olduğunu belirtirsek işin vahameti de ortaya çıkmış olur.
Mesele sadece bu kadar değil. Bu güne kadar devlet tarafından neredeyse bölgede yasak bölge ilan edilmeyen alan kalmadı. Birçok yerde birden fazla yasak bölge ilanı yapıldı ve bu alanlarda yaşayan insanlara sokağa çıkma yasağı uygulandı.
Bütün bunlara ek olarak ilçelerde başlayan öz yönetim açıklamaları ve Hendek meselesi ile birlikte Türkiyenin en seçkin silahlı unsurları bölgeye kaydırılmış bulunulmaktadır. Jandarma ve polis özel harekât unsurlarından oluşan yaklaşık 10 bin silahlı güçle kent merkezlerine operasyonlar düzenlenmektedir.
İlk kez Türkiye cumhuriyetinin ordusuna ait tanklar ilçe merkezlerinde sivillerin yaşamakta olduğu alanlarda sokaklara sürülmekte ve çatışmalarda yer almaktadır. Böyle bir durumun doksanlı yıllarda bile yaşanmadığını belirtmemizde fayda bulunmaktadır.
Doksanlı yıllarda uygulanan şiddet yöntemi sonucunda 40 binden fazla insanımız yaşamını yitirmişti. Bu kayıpların ardından gelinen nokta sorunun siyaset yolu ile çözümü noktasıydı. Şimdi aynı senaryo tekrar devreye sokulmak istenmektedir ancak durum farklı. Çünkü hem dünya konjektörü doksanlı yılların konjektörü değil hem Türkiyenin koşulları aynı koşullar değil. Çatışmaların artık kent merkezlerinde yürütüldüğü gözönüne alınırsa durumun farklılaşacağını da tahmin etmek güç değil.
Görünen odur ki hükümete verilen bilgilere göre bu şekilde bir mücadele ile sorun askeri anlamda bitirilecek!
Gerçeklerin öyle olup olmadığını ise bir müddet sonra hepimiz beraber göreceğiz.
Tecrübelerimize göre bu yöntem çözümü katkı sunacak bir yöntem değil. Çünkü bu operasyonlarla şu anda ablukaya alınmış bulunan beş ilçedeki bütün çatışan unsurları yok etseniz bile soruna sorun eklemekten başka bir iş yapmış olmazsınız. Girilen her yere karakol kurup alan hâkimiyetini sağlamayı düşünseniz askeri anlamda bunu gerçekleştirmek mümkün olsa bile bunun kalıcı olması mümkün değil. Kaldı ki böyle bir girişimin Türkiyenin üye olmaya çabaladığı AB’ye girmeye büyük bir engel teşkil edeceği gibi savaşın Türkiye’ye yayılması riskine de neden olabilir.
Hak ve hukukun sağlanması
Özgürlüklerin geliştirilmesi
İfade ve basın özgürlüğünün sağlanması
Eşitliklerin geliştirilmesi
Gelir adaletinin sağlanması
Birlik ve beraberliğin sağlanması gibi konuları da düşündüğümüzde yürütülmekte olan savaşın yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Topyekûn bir saldırı mantığının topyekûn bir savunma mantığını da beraberinde getirdiğini unutmamak gerekiyor. Bu çatışmalar daha uzun sürelere yayılır ve mesele çatışan güçlerden ziyade Kürtlerin yaşam alanlarına müdahale olarak algılanmaya başlarsa durumun farklılaşacağını da yöneticilere bildirmek bir görevdir.