Bu kutlama ve tebrikler bizi geçmişe yakınlaştıran organizasyonlardı aynı zamanda. Yeryüzünün en güzel düğünlerinin salonların soğuk atmosferinde yapılması üzücü. Ama soğuk ortam olsa bile orada halaylara aynı coşkuyla ve aynı ruhla durulması biraz da olsa teselli edici ve sevindirici.
Mahalle aralarındaki nişan ve düğün törenleri kaybolmaya yüz tuttu. ‘Rubap’ olarak bilinen kemençe, davul-zurna ve hatta klarnete kadar kullanılan enstrümanlar eşliğinde yapılan o renkli düğünlerin hiçbiri günümüzde yok artık ne yazık ki… Yerel sanatçıların mahalle aralarındaki cadde ve sokaklarda yapılan düğünleri üç gün üç gece sürerdi. Bu düğün törenleri son yıllarda ne şehir merkezinde ne de köylerde kalmadı gibi. Batman’ın kırsalında yapılan o düğün törenleri yok artık. Eski sanatçıların rubap ve cümbüş gibi müzik enstrümanları da hatırlanmaz oldu…
NEREDE O ESKİ GELENEKLER
Eski gelenek ve göreneklerimizden hızla uzaklaşıyoruz artık. Bu uzaklaşmayı bir şekilde önlemenin yollarını bulmalıyız. Çünkü yüzlerce yıllık geleneklerin çağın iletişim hızında birkaç ay veya yıl içinde kaybolmaması için hep birlikte mücadele ederek korumalıyız.
Şehir hızla büyüyünce o eski gelenek ve görenekler de tarih oldu.
Anlıyoruz; büyüme ve şehirleşme geleneklerin yegâne düşmanı gibi.
İşte bizlere düşen görev bu düşmanın varlığının farkında olmamız ve yenilmemek için ele ele, birlikte olmamızdır; tıpkı halaya durduğumuz gibi.
Taziye geleneği dışında koruduğumuz yörenin bir geleneği kalmadı gibi.
1990’lı yılların başına kadar, yani Batman ilçeden ‘İl’e geçiş yapana kadar, belki de bölgenin en güzel düğünlerinin yapıldığı yer Batman’dı.
1970’li Yıllarda gelin-damat faytonlarla kent içinde turlardı.
Günümüzde araç klaksonlarının yerini davul-zurna sesi alırdı.
Yeryüzünün en güzel düğünleri açık alanda olurdu.
Mahallelerin boş alanları ve yoğun olmayan cadde ve güzergâhlarda, müzisyenlerden oluşan düğün ekiplerinin kurduğu platformda yerel sanatçılar en güzel Türkçe, Kürtçe ve Arapça şarkıları seslendirirdi.
Batman’da 70’lerde düğünlerin olmazsa olmaz sanatçılarından Yılmaz Kurt, cümbüşüyle düğünlerde ayrı bir hava oluştururdu.
‘Rubap’ olarak bilinen kemençenin usta sanatçıları Murade Kine, Süleyman Davulcu, Mehmet Emin Oynar ise hemen herkesi halaya tutardı.
Yine cümbüş ustası İsa Bürü, bağlama ustası Midyatlı Mam Celal, sunucu Celal Yılmaz, Doğan Binici, Nihat Eren, Faysal Gönülaçar, Mehmet Çiyan, Batman’ın 1970’li yıllarındaki düğünlere damga vuran sanatçılardı.
Bir de Siverekli sanatçı aile Bilal Görmüş ekibini de unutmamak gerek.
Yukarıda saydığımız sanatçılar işini severek ve düğün katılımcılarıyla bütünleşen, saygın isimlerdi.
ESKİ SANATÇILARIN BEKLENTİLERİ FARKLIYDI
Sakın yanlış anlaşılmasın…
Günümüzde de mutlaka ilkeli ve işini layıkıyla yapan sanatçılar vardır.
Eski sanatçılar düğünlerde davul-zurna, kemençe, erbane, klarnet ile sahneye çıkardı.
İyi cümbüş çalan, bağlama ve davul-zurnacılar hemen herkesçe biliniyordu.
Sanattan anlamayanlar kolay kolay bu işi yapmazdı.
Düğünlerde herkes mikrofon tutmaz, şarkı söyleyemezdi.
Özellikle enstrümanı iyi çalamayanlar düğün ve nişanlara bir daha davet edilmezdi.
Eski sanatçılar para kazanmaktan çok işlerini coşkuyla yapmayı severdi.
Günümüzde ise ne yazık ki o eski geleneklerden de hızla uzaklaştık.
Sosyal medyada kim öndeyse o konuşuluyor.
Artık alkışın ölçüsü nitelik değil, görünürlük oluyor.
İşte tam bu noktada gerçek sanatçıların toplumdan beklentisi belirginleşiyor.
Eski gelenek ve göreneklerden uzaklaştığımız gibi, ne acı ki sanatçı yerine daha çok şovmenlerin ön plana çıkmasına yol açıyor; gerçek sanatçının alanı daralıyor.
Söylemesi gerekeni söyleyemeyen sanatçı sustukça toplum da düşünsel ve kültürel olarak geriliyor. İşte bizi üzen asıl nokta budur.
SESSİZ VE HIZLI GERİLEME
Oysa bu coğrafyanın geleneğinde sanata değer verilirdi.
Sanatçıya da öyle.
Hatta bazen düğünlerde iyi davul, zurna ve erbane çalamayanlar eleştirilirdi.
Eski evlerimizin duvarlarını sanatçıların motifleriyle süslerdik.
Duvar halılarındaki motifte, bir mendilin üzerindeki işlemelerde anlamlar arardık.
Yarı kerpiç, yarı taş evlerin tavanları, kapılarının kolları bile o eski geleneğin birer parçası gibiydi.
Eski sanatçılar gösterişten uzak ve sanatsal bir mantığa ve düşünceye sahipti.
Damlardaki damat ağacı (Darika Zava)’yı son yıllarda kaç düğünde gördük?
Küplere doldurulan şeker, badem şekerleri; gelin ve damat geldiğinde yere atılıp kırılır, çoluk çocuk o şekerleri ve diğer hediyeleri toplardı.
Yine gelin evden ayrılırken yakınları bahşiş almadan bırakmazdı.
Evet, bugün bütün bunlar sanki başka bir dünyada yaşanmış bir toplumda oluyormuş hissi uyandırıyor bizlerde, değil mi?
Eleştirmiyoruz ve sorgulamıyoruz.
Malum, her çağ kendi gerçeğini dayatıyor ama eleştirmeyip sorgulamadıkça da o eski gelenek ve göreneklerin kaybolması kaçınılmaz oluyor.
Belki eski düğün geleneklerini bu sütunlara yazdık diye bizi eleştirenler de olacak ama siz hiç günümüzün bir ya da iki saat süren salon düğünlerinden keyif alıyor musunuz?
Salonlarda verilen yemek sonrası konuklar soluğu hemen dışarıda alıyor.
Geride kalan, gelin ve damadın yakınları dışında kimse olmuyor.
Kim ne derse desin; sanatçılar da bu manzaradan hiç memnun değil, vatandaş da.
Eski kuşak bu tablo karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor.
Çünkü düğün demek coşku demektir bizler için.
Coşku olmayınca hiçbir tadı olmuyor maalesef.
Bizi biz yapan, bize ait gelenek ve değerlere sıkı sıkı sarılma zamanıdır artık.
Ancak o zaman kişisel ve sosyal dayanağımız güçlenir.
Sağlıcakla kalın…