BAVER'İ HAYATININ BAHARINDA KAYBETTİK

Abone Ol

*Soğuk kış mevsiminde buz gibi bir hava esiyor Batman’da. ‘Gırbereşik’ köyündeki olayda ölenlerin mezarları daha kabuk bağlanmadan acı bir haber de Batman’ın eski kalbi sayılan bölgeden geldi. 17 yaşındaki Baver Tutuş’u kaybettik. O genç henüz hayatının baharındaydı. Gençlerden oluşan iki grubun silahlı ve bıçaklı kavgası ne yazık ki kanlı bitmişti…

*Batman’ın gündemi yoğun mu yoğun... Hangi konuyu bu sütunlara aktaracağımızı şaşırıyoruz. O kadar anlık ve sıcak gelişmeler oluyor ki, şehrin hangi sorunlarına değinelim biz de şaşırıp kalıyoruz. Üzücü olayları yazmak kadar zor bir durum yok…

YAZIK OLDU BAVER’E

Batman’ın ücra mahallesi Gırbereşk’te yaşanan vahim olay sıcaklığını korurken, acı bir haber de önceki akşam eski şehrin merkezinden geldi.

O acı haber bizi hem üzdü, hem de sarstı.

Yakın bir arkadaşımın yeğeni Baver Tutuş, henüz 17 yaşındaydı.

Henüz hayatının baharındaydı Baver’di.

Gençlerden oluşan iki grubun arasında henüz bilinmeyen bir nedenle tartışma yaşanmış.

Ardından da kavgaya dönüşen olayda da tabanca ve bıçaklar kullanılmış.

Tabancadan çıkan tek kurşunun kalbine isabet ettiği Baver, apar topar kaldırıldığı Batman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Arkadaşı 15 yaşındaki F. E.  ise aldığı bıçak darbesi ile kaldırıldığı hastanede hayati tehlikeyi atlattı.

Ne yazık ki gençler sudan sebepler ve ani öfkeyle ya tabancaya yada bıçağa sarılıyor.

Sonrasını düşünmek bile istemiyor insan.

Maalesef bazı gençler ya toprağın yada cezaevinin yolunu tutuyor.

YAZIK ÇOK YAZIK

Kim bilir Baver'in ne hayalleri vardı?

Aile büyüklerinin bin bir güçlükle yetiştirdikleri gençler basit meselelerinden ötürü öfkeyle kalkıp zararla oturuyor.

Oysa yıllar öncesinde böyle olaylar bu şehirde yaşanmazdı.

Aile büyükleri, her platformda gençleri parmakla gösterir ve onlara doğru yolu gösterirdi.

Gençlerin eğitimlerini eksiksiz bir şekilde tamamlamaları için de her türlü fedakarlığı yaparlardı aile reisleri.

Nerede o eski gelenek ve görenekler diyoruz ya.

Keşke şimdi ki gençler büyüklerinin nasihatlerine kulak assalar.

Hiç olmadık olaylarla artık bu şehir gündeme geliyor.

Geçenlerde AA Batman Muhabiri arkadaşımız Ahmet Işık’ın, sosyal medyada güzel bir paylaşımı vardı.

Işık, paylaşımda şu görüşlere yer vermişti:

“Batman güzel haberlerle gündeme gelemiyor. Bölgemizde de durum böyle. Bu tür olumsuz olay ve haberler hem başkalarının şehrimiz hakkındaki bakış açılarını değiştirmekte hem de şehrimize olumsuz anlamda değer katmakta. Batman’ın güzelliklerini yaptığımız haberlerle ön plana çıkarmaya çalışırken, yaşanan böylesi acı tablolar, o güzelliğe gölge düşürüyor.”

Kuşkusuz bu şehirde görev yapan gazetecilerin önceliği; güzel haberlerle petrolün başkentini ön plana çıkarmaktır.

Maalesef bu olumsuz haberler; şehrin güzel tablosuna gölge düşürüyor.

HUZUR ENGEL TANIMAZ

Batmanlı yazar Sabri Akbel’in, son yapılarından biri de ‘Huzur Engel Tanımaz’ başlıklı kitabıydı.  Eğitimci yazar Akbel, bu coğrafyada ‘Yaşanmış Hikayeleri’ne eserlerinde yer veriyor.

Bugün de ikinci konumuzu Akbel’in “Duasız Çocuk” hikayesine yer vermek istiyorum.

Aslında yazacak o kadar çok konu var ama zaman darlığından böyle durumlarda her köşe yazarının yaptığı gibi ben de Akbel’in yaşanmış hikayelerinden birine başvurdum.

Beğendiğim öykülerden birini birlikte okuyalım;

Babaanneyi uyku tutmuyordu. Yol yorgunu muydu? Hayır yorulacak ne vardı ki? Şunun şurasında bir buçuk saatlik uçak yolculuğu yapmıştı. Belki de yayla havasına alışmış, şuncacık apartman dairesi onu sıkmıştı. Ama o da değildi. Bitişik odada yatan oğluyla gelini vardı. Üç yıllık evliydiler. Allah onlara nur topu gibi bir kız çocuk vermiş, bir yılını zar zor doldurmuştu. Sarı saçlı, pembe yanaklı Miray, durmadan ağlıyor, sabah işe gidecek anne babasına da rahatlık vermiyordu. Yedi sekiz çocuk yetiştirmiş nine, birkaç kez kapıya gelmiş:

“Çocuklar Miray niye ağlıyor?” diye seslenmiş. Onlar da: “Tamam anne, o biraz geç yatar, sen uyu ,” demişlerdi. Ancak çocuk hiç de uyumamıştı. Babaanne hayıflanıyordu:

“Zamane gençleri ne anlar çocuk bakmaktan! Çocuğun ya sancısı var ya karnı acıkmıştır ya da kakasını yapamıyordur.” Torunun ağlaması, artık babaannenin canına tak etmişti. Dayanamadı. Geliniyle oğlunun kapısını hızlı hızlı çaldı:

“Selma, Miray'ı bana verin, Çocuk ağlamaktan nerdeyse çatlayacak.” Selma Gelin, anne darılmasın diye Miray'ı ona teslim etti, Babaanne, bildiği bütün dua ve ninnileri söyleyerek okuyarak kendinden bizar olan Miray'ı sabaha karşı uyutabildi, belki de ağlamaktan sesi kesilmiş, sessizleşmişti.

Sabahleyin oğlunu ve gelinini işe yol eden kadın amirane sordu:

“Doğarken bu çocuğunu duasını yaptırdınız mı? Kulağına ezan okuttunuz mu?”

“Okutmadık anne. Hastanede doğdu. Orada öyle şey yapılmıyor” dedi gelin.

“Eve getirdikten sonra kulağına bari ezan okutsaydınız. Cami yanı başınızda, hoca da hemşerimiz.”

“Unuttuk, dünya telaşesi, boş zaman mu var anne?”dedi oğlan.

“Yazık, çok yazık, sizi böyle duasız bırakmadık. Sen kar kış günü doğdun. Baban, seni kundağa sarılı götürüp hocaya okuttu.”

“Haklısın anne. Ama burası şehir, akşam yat, sabah işe koş. Yarış atı gibiyiz.”

“Turgut, geç kaldık. Şeften fırça yeriz,” dedi Selma.

“Geçenlerde kurum doktoruna Miray'ı gösterdik anne.

Gece huysuzlaştığını söyledik. Doktor: Diş çıkarıyor olabilir,” dediydi.

“Tamam, tamam. Siz işinize gidin,”dedi babaanne ve kapıyı arkadan kapattı.

Karı-koca, memleketten anneleri geldiğinden dolayı, bakıcı kadına da yol vermişti.

Babaanne, duvardaki takvimden cuma olduğunu gördü. Define bulmuş gibi sevinmişti. Çocukluğu hatırına geldi. Böyle duası unutulan çocukları, cuma günü, anne, baba veya bir yakını caminin önüne götürür, cumadan ilk çıkana okuturdu.

Babaanne de öğleye doğru Miray'ı uyandırdı, giydirdi. Sonbahardı, onu biraz kalın giysilere sardı. Doğru caminin önüne gitti. Cuma’dan ilk çıkan orta yaşlı zatı durdurdu:

“Şu çocuğa bir Elham üç İhlâs oku,” dedi. Ancak adam cevap veremedi. Birbirlerini anlamadılar.

Kadın ikinci çıkan adama seslendi.

“Beyefendi, camiden ilk çıkan Suriyeliydi, anlaşamadık.” “Niçin hanımefendi?”

Kadın, mavi gözlü, sarı saçlı, pembe yanaklı, güler yüzlü torununu göstererek: “Hele buna bir Elham üç İhlâs okusana. Doğarken duası yapılmamış da.” “Hoca değilim. Ancak o kadarını yapabilirim, deyip duayı okumaya başladım.” O arada babaanne, cebinden çıkardığı kırmızı kurdeleyi da çocuğun iki ayağına bağladı, öbür cebinden de küçük bir makas çıkardı: “Bunu da kes,”dedi. Kurdeleyi kestim. Kadın söylüyordu.

“Ayağına taş değmesin. Başına bela gelmesin. Allah seni şerden, şerirlerden korusun. Hızır'ın eli sırtında olsun. Tavus kuşu gibi kanatlanıp uçasın a kızım...” “Bu güzel kızın adı nedir?”

Sabri Akbel “Miray amcası, yayla Miray”ı...” “Allah bağışlasın.” “Sağ olasın, var olasın.”

Kadın, adeta kanatlanmış, savaş kazanmış muzaffer bir komutan gibi yüksek binaların arasından kayboldu…

Sağlıkla kalın…