Fuarlar kenti Batman’da şimdi sıra 8. Kitap Fuarı açıldı.
Yüzlerce yayınevi, pek çok yazar okuyucularla buluşacak.
Batman Çağdaş’ın Baş yazarı ve üstat Arif Arslan’ın -Sana Raman Güllük Gülistanlık Diyemem- yeni kitabı ile imza gününde.
Bana da bir nüsha yolladı.
Heyecanla ve merakla okuyacağım
Batman’ın hafızasına dair öyküleri.
Kitap fuarlarını çok önemsiyorum.
Binlerce ziyaretçi, pek çok yazar ve kitap dolu stantlar.
Tam bir kültür şöleni ve karşılaşması.
“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç tane cümle söylemeli.” demiş Goethe
Tam bu aşamada kendimize bir soralım:
Gelişme, olgunlaşma ve öğrenmeyi nasıl hayatımızın bir parçası haline getiririz?
Devir değişti kitap okumak yerine telefonlar elimizde.
Elbette bu oldukça insani bir seçim.
Çünkü beynimiz her zaman kolay olanı, anında ödül veren yolu seçmeye yatkındır.
Böyle bir dünyada okumanın, eleştirel düşünmenin ve dikkatimizi nereye vereceğimizi seçmenin çok değerli olduğunu düşünüyorum.
Kitap okumak zahmetli bir iştir.
Biraz merak ve heves olmalı.
Ama telefonumuzu sık sık kontrol edemeden yapamıyoruz.
Ya elimizin altında ya da gözümüzün önünde.
Hatta yatağımızın yanı başında, yemek yaparken mutfak tezgahının üstünde, kısacası her yerde.
Eğer amacım hayatıma bir kitap katmaksa telefonun her bulunduğu yerde her zaman bir kitap bulunsun.
Benim taktiğim şöyle; evdeyken gözümün önüne her zaman okuyacağım kitabı koyarım.
Hatta okumasam bile.
Dışarıya çıktığımda da mutlaka yanıma alırım.
Çünkü derler ya
“Gözden uzak olan, gönülden de ırak olur.”
Bu söz kitap için de geçerli.
Ama göze yakın olan bir şekilde gönle yaklaşmayı başarıyor.
Elde /cepte telefon çağından önce herkes neredeyse sıkıntıdan patlardı.
Bu geçmişi çoktan unuttum.
Çünkü modern dünya sıkıntıyı hayatımızdan neredeyse tamamen çıkardı.
Trende, uçakta, otobüste hemen podcast veya müzik yanınızda.
Sıra mı bekliyorsunuz? telefon hemen cebinizden çıkıyor.
Sıkılma devri bitti.
Ama bir şeyleri öğrenmenin ve okumanın tadını hissetmeyi istemek için sıkılmaya izin vermemiz şartı.
Sıkılalım ki beynimiz kolay eğlenceye bu kadar bel bağlamasın.
Sıkılalım ki düşünebilelim, hayal kurabilelim, bir şeyler üretebilelim.
Fazlasıyla sıkılmak o kadar da “sıkıcı” olmak zorunda değil.
Bunu hayatımıza bir ritüel veya hobi gibi katabiliriz.
Mesela:
Bir günlüğüne “aylak kent gezgini” ya da fuarı fırsat bilip hiçbir şey okumasa, kitap almasan bile avare avere dolaşmak, kalabalıklar içinde yalnız başına amaçsızca gezinmek insan ruhuna iyi gelebilir.
Bu yazının teması biraz “sosyal medya ve internet zararlıdır” gibi anlaşılabilir.
Tam da böyle düşünüyorsunuzdur.
Bence internet çoğumuza pek çok kapılar açtı.
En büyük faydalardan biri de ilham almamızı sağlıyor.
Bizimle öncelikle benzer, benzer hayallere sahip insanları bulmamıza aracılık ediyor.
Bu nedenle böyle insanlarla karşılaşmak ve bir topluluk oluşturmak çok değerli.
Çünkü bir şeyi yalnız yapmak, birileriyle yapmaktan çok daha zor.
Mesela “kitap kurtları” kulübü kurulsa ve herkes okuduğu kitabın geniş özetini paylaşsa hayatımız güzelleşmez mi?
Hatta mümkünse bir araya geldiğimizde; deneyimlerimizi paylaşabiliriz, birbirimizin motivasyonunu koruyabiliriz, bazen tek başımıza göremediğimiz yolları birlikte görebiliriz.
İlhamı sadece tüketmek değil, ona katkı sağlamak da mümkün.
Bu nedenle internetten kurduğumuz bağları pasif bir şekilde izlemek yerine, aktif olarak katılmak, yazmak, kayıt etmek, yorum yapmak ya da sadece dinleyerek yanından hissettirmek bile çok değerli.
Benim için işe yarayan bu tavsiyeleri paylaştım ama şunu da hatırlatmak istiyorum:
Bunları mükemmel bir şekilde uygulamıyorum.
Mükemmellik, iyinin düşmanı; küçük adımlar, tek seferlik deneyimler veya bazen aksayan rutinler bile değerli.