Barış, kavganın, kinin ve insan öldürmenin sona erdirilmesidir. Arapçada ‘’silm’’ teslimiyet anlamına geldiği gibi barış anlamına da gelir. Barış herkesin hoşuna giden bir kavramdır. Çünkü insan ölmek istemez, aksine biraz daha yaşamak ister. İslam tarihine bakıldığı zaman görülecektir ki Resulullah (sav) tavırlarını hep barıştan yana koymuştur. Mekke’den Medine’ye hicret ederken hemen Medine’deki Yahudilerle barış anlaşmasını yaptı. Yahudiler anlaşmayı bozuncaya kadar Resulullah sözüne bağlı kaldı. Hudeybiye anlaşması da örnek gösterilebilir. Tövbe süresinin başındaki ayetlerle de yapılan barış antlaşmalarına bağlı kalınması emredilmektedir. Çünkü barışta hayat vardır. Kavga ve savaşta ise ölüm, yokluk, bezginlik, işkence, göç ve perişanlık vardır. Onun için Cenabı Allah buyurur ki: ‘’Eğer müminlerden iki gurup vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever.’’(Hucurat:9)
Yukarıdaki ayetten de anlaşıldığı gibi Müslümanlar arasında herhangi bir anlaşmazlık meydana geldiği zaman diğer Müslümanların araya girip onları adalet üzere barıştırmaları gerekir. Şayet taraflardan birisi barışmaya yanaşmaz ve saldırganlığını devam ettirirse, Allah’ın emrine uygun barışı kabul edinceye kadar diğer Müslümanların da saldırgan tarafa karşı savaşmaları emredilmektedir. Barışın ölçüsü de Kur’an ve Sünnettir. Çünkü Kur’an’da buyrulur ki: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resul’e götürün.’’(Nisa:59)
Barış iki Müslüman grup arasında yapılabildiği gibi, Müslüman ve Müslüman olmayanlar arasında da yapılabilir. Zaten Hüdeybiye’deki barış Müslümanlar ile gayri Müslimler arasında yapıldı. Hz. Ali de hakem olayında Muaviye ile barış yapmak istedi. Ancak Muaviye ve Amr b. As hilelere başvurarak anlaşmanın bozulmasına sebep oldular. Başka bir ayette de buyrulur ki: Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü o işitendir, bilendir.’’(Enfal:61)
Yukarıdaki kriterler, bütün müminler için geçerlidir. Çünkü İslam coğrafyası kaynıyor ve ateş altındadır. Suriye’nin durumu gözlerimizin önündedir. Ölü sayısı yüz binlere varmıştır. Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Irak Kürdistan’ına milyonlar göç etmiştir. Şehirler harabeye dönüşmüştür. Sanayi altüst edilmiştir. Halk dilenci durumuna konulmuştur. Suriye üzerinde emperyalistler oyun oynamaktadırlar. Bir tarafta iran, Rusya ve Çin vardır. Diğer tarafta da Türkiye, ABD ve Avrupa vardır. Elbette Suriye’deki Baas rejimi senelerdir halkını inim- inim inletmiştir. Onları İslami ve insani haklardan mahrum bırakmıştır. Senelerce Kürtler kimliksiz bırakılmışlardır. Hama’da on binlerce insanı katletmişlerdir. Bir o kadarını da cezaevlerinde çürütmüşlerdir. Bu sistemin biraz önce gitmesi herkesin faydasınadır. Ancak yerine Allah’ın istediği bir sistem değil de, belki ABD. nin güdümünde bir sistem geldikten sonra neden bu kadar insan ölsün?
Bir buçuk sene öncesine kadar Başbakan Tayyip Erdoğan ve Beşşar Esad arasında ilişkiler o kadar ilerlemişti ki nerede ise sınırlar kaldırılacaktı. Ne oldu da birden bire savaş durumuna gelindi. Türkiye’nin, Suriye’ye İslami bir rejim gelsin diye bir derdi yoktur. Çünkü ABD nin müttefikidir. ABD ise şeraitçi olmayan laik bir sistem istemektedir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Beşşar Esad’la sıkı fıkı olduğu dönemlerde de Beşşar aynı insandı ve Tayyip Erdoğan ona: Neden bu kadar zulüm yapıyorsun? Neden otuz seneden beri cezaevlerinde tuttuğun insanları serbest bırakmıyorsun? Diye bir telkinatta bulunmadı. Libya ve Mısır devriminden sonra sıra Suriye’ye gelir diye Türkiye telaşa düştü. Şayet ABD ile birlikte Suriye’ye müdahil olmazsa, Irakta olduğu gibi Suriye’de de bir Kürdistan oluşacaktır. İşte bundan dolayı, Türkiye bu hususta birinci derecede rol üstlendi ve Suriye’nin bu duruma düşmesine önayak oldu. Ancak Türkiye’nin sandığı gibi ABD hemen harekete geçmedi ve Suriye’nin şeraitçi gurupların eline geçmemesi için bakıp seyretti. Ancak Türkiye’nin korktuğu başına geldi ve Suriye’deki Kürtler bölgelerini yönetmeye başladılar. Bazı tv. lerde anlatıldığına göre Türkiye Bu oluşumu bozmak için Özgür Suriye bünyesindeki bazı grupları silahlandırarak Ceylanpınar’ın Suriye tarafındaki Serêkaniyê’ye saldırmalarına yardımcı olmaktadır. Çünkü Türkiye’nin politikası, bağımsız, federe veya özerk Kürdistan’ın kurulmasına karşı çıkıp engellemektir. İşte bundan dolayı barış yapmak çok önemlidir. Çünkü senelerdir Kürt sorunu nedeniyle askeri harcamalara ayrılan paralar, ekonomi ve sanayiye harcansaydı, şimdi Türkiye bambaşka bir Türkiye olurdu. Bundan dolayı Türkiye inanç ve İslami değerler konusunda Kur’an’ı değil, belki Avrupa’nın laikliğini dayatmakta ve onlara hep taviz vermektedir. Irakta halen de her gün bombalar patlatılmakta ve insanlar ölmektedir. ABD Pakistan, Afganistan, Somali, Yemen’i bombalamaktadır. Fransa Mali’yi işgal edip Müslümanları öldürmektedir. İslam coğrafyasındaki yönetimler ile karşı çıkanlar arasında barış yapılırsa, emperyalist ve işgalcilerin bu gibi oyunları bozulacaktır.
Devletin İmralı’ya heyet gönderip Abdullah Öcalan’la görüşmelere başlaması, MHP dışında herkesi sevindirmiştir. Ancak barışın yapılabilmesi için bazı kurallara dikkat etmek gerekir. Barış, savaşan iki tarafın da bazı tavizleri verip birbirlerini muhatap kabul etmeleriyle sağlanır. Tarihte yapılan barışlar hep bu şekilde olmuştur. Taraflardan birisi taviz vermeye yanaşmazsa, barışın yapılması imkânsızlaşır. Taraflardan birisi gücü kalmaz teslim olur o ayrı bir meseledir ve ona barış denilmez. Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmeden sonra Başbakan Erdoğan’ın tek millet, tek bayrak, tek devlet ve tek vatan sloganlarını tekrarlaması ve operasyonları arttırarak devam ettirmesi, barış hakkındaki beklenti ve ümitleri tüketme noktasına getirmiştir. Devlet taviz vermez ve teröristlerle masaya oturulmaz denildiği zaman barışın yapılması imkânsızlaşır. Bunun için ben şahsen bu şekilde bu sorunun çözüleceğine ümitvar değilim. Çünkü Başbakan Erdoğan bir adım ileri iki adım geri atmayı alışkanlık haline getirmiştir. Barışın sağlanabilmesi için Devlet operasyonları askıya alır, PKK de eylemlere son verir, arabulucular da barış için harekete geçerler. İşte barış bu şekilde sağlanır. Barışı PKK. nin silah bırakmasına bağlamak, daha başta iken barışa giden kanalları tıkatmak anlamına gelir. Keşke barış öyle kolay olabilseydi.
Önemli olan kanın durması ve kardeşçe bir yaşamın alt yapısını hazırlamaktır. Bu da ancak Abdullah Öcalan veya Kandildekilerle sağlanır. Elbette Kürt meselesi konuşulurken PKK veya BDP dışındaki Kürt STK, dernek ve partiler de sürece dahil edilmelidir. Kanunları İlahlaştırmamak gerekir. İslam’ın hükümlerinden taviz verilmez. Ancak beşeri kanunlar her zaman değişebilir. Bir ara Kürt sorunun çözümü Kenan evrenden sorulunca şunu dedi: Federasyon da olabilir. Anayasa Kur’an değildir ki değişmesin. Deme ki kötülük yapan insanlar da bazen iyi şeyler söyleyebilirler. Kur’an hükümleri dışında değişmeyen herhangi bir hüküm anayasalarda yer almamalıdır. Anayasanın değişmez maddeleri durduğu müddetçe ne Kürt meselesi ve ne de dini bütün Müslümanların sorunları çözülemez. Yeni bir Anayasa hazırlama çalışmaları devam etmektedir. Ancak görüşleri birbirine zıt dört partinin anlaşarak sorunları çözecek bir anayasa metnini hazırlamaları mümkün görülmemektedir. Tarafların kin ve nefreti bir kenara iterek sağ duyulu hareket etmeleri, bilhassa Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘’tek millet’’ gibi ırkçı sloganları bırakıp sınırlarına hakim olması ve daha yumuşak hitap etmeyi tercih etmesi barışın önünü açacaktır. Allah’a emanet olun!