ALLAH KİMSEYİ ŞAŞIRTMASIN!..

Abone Ol
On Beş Temmuz kalkışmasının üzerinden epey zaman geçti. Darbe girişiminin yansımaları bile bu ülkeye epey kaybettirdi.


Normal halden Olağaünüstü Hal yönetimine geçtik. Ülke genelinde olağanüstü hal ilan edildi.


Kanun Hükmünde Kararnameler gündelik hayatımıza girdi…


Darbe girişimi öncelikle Ordunun komuta kademelerine yönelik olarak gerçekleştirilmiş, başta Genel Kurmay Başkanı olmak üzere kuvvet komutanları en yakınları tarafından derdest edilmişti…


Darbe kalkışması ile ilintili olarak yüzlerce rütbeli ordudan atıldı. Yaklaşık 150 general, yüzlerce albay, yarbay, binbaşı, yüzbaşı ve daha alt rütbelerdeki askeri personel eski saygın itibarlarını kaybetmekle kalmayarak yargılanmak üzere tutuklandılar…


Sadece askeri darbeye katılan askerler değil, hayatın diğer alanındaki kamu çalışanları da kalkışma ile ilintili görüldüler. Güvenlik alanında toplum tarafından saygınlıkları bulunan binlerce polis görevlerinden uzaklaştırıldılar…


Yargıda binlerce hakim, savcı, avukat,


sağlıkta yüzlerce doktor, hemşire, sağlık görevlisi,


üniversitelerde yüzlerce prof, doç, ve akademisyen,


eğitim camiasında binlerce öğretmen,


kamunun ve bürokrasinin çarkındaki binlerce kamu çalışanı… Bunların tümü görevlerinden uzaklaştırıldı. Zaten tıkanmış yargıda milyonlarca yeni dosyalar oluşturuldu. Daha yolun başındayız. Bu çark döndükçe dosyalar daha da kabaracaktır…


15 Temmuz kalkışmasının ülkemize maliyeti ancak kitaplarla izah edilecektir. Yaklaşık 250 insanımızı bir gecede yitirdik. Canlarını yitirenlere bu toplumun, hepimizin minnet borcu vardır. Kalkışma başarılı olsaydı, ülkemiz belki de yıllarca sürecek bir iç savaş yaşayacaktı…


Hala duaları kabul olabilecek masumlar aramızda yaşıyor olmalılar ki daha büyük felaketlerin kıyısından döndük…


Bütün bu günahların, suçların sorumlusu olarak halen Amerika’nın Pensilvanya eyaletindeki bir kişi gösteriliyor. Bu durum artık ayyuka çıkmış, en yakınındakiler, düne kadar onu savunanlar bile onu işaret etmektedirler. Düne kadar saygınlığı ile dikkat çeken, yıllarca ülkeyi idare eden hükümet yöneticilerinin baş tacı yaptıkları şahsiyetten söz ediyorum.


SAYGINLIĞINI KAYBETMEKLE KALMADI…


Üstad Bediuzzaman’ın sermayesi ile toplumun karşısına çıkarak saygınlık kazanmıştı…


Bu ülkenin son 40 yılında Cumhurbaşkanları, Başbakanları, Bakanları hep kendilerine hürmet göstermişlerdi. Ölçüyü kaçıran hürmet ifadeleriyle şöyle tanınmıştı:


Fethullah Hoca…


Hocaefendi…


Muhterem Fethullah Hocaefendi Hazretleri…


Saygın büyüğümüz…


Son yüz yılın imamı…


Müceddid…


Mehdi…


Bu saygınlığı hak etmediğine inananlardandım. 26 yıldır elimde kalem, topluma hitap ediyorum. Bu süre zarfında doğrularını İslam’ın ve Bediuzzaman’ın sermayesi olarak görüyor ve değerlendiriyordum. Kendisine düşmanlık etmeyerek, İslam’dan anladığım kadarıyla yanlışlarını göstermeye çalışıyordum. Bediuzzaman’ın, “Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilmez” düsturunca hareket ederek bazı eleştirilerden çekinmiyordum.


Bediuzzaman adına hareket ederken yaptığı yanlışları eleştirdiğimde birilerinin tepkileriyle karşılaşıyordum…


Bediuzzaman’ın hayat mücadelesinde Türk ve Kürd halklarının kardeşliğini savunduğunu, kardeşlik hukuku gereği Kürdçe ana diliyle eğitim için önermelerde bulunduğunu biliyoruz. Kavmiyet saikiyle değil, İslam’ın tüm halkların hukuklarını savunması, kardeşler arasında sorunların yaşanmaması için bunu önemsiyordum ki Bediuzzaman da bu nedenle Kürdlerin ana dil eğitimini savunmuştur. Ayrıntılarına girmiyorum. Kendini ona nisbet ederken bu hukukunu hiçe saydığı için hep kendisini bu cihetten eleştirmiştim. Bunu da bir karşıtlık olarak değil, yanlışını dile getirmek için yapıyordum. Türk Milliyetçiliği hastalığından kurtulması için yaptığımız eleştiriler arşivlerde duruyor.


Allah kimseyi şaşırtmasın. O yukarıda hürmetle yad edilen şahsiyet, şimdilerde bütün saygınlığını yitirmiştir. Saygınlığı kaybetmekle kalmamış, hakaretlere maruz kalmıştır. Dün kendisini övenler, bugün aşağıdaki ifadelerle hakaretler savurmaktan çekinmemektedirler. İşte medyada her gün yer alan hakaret ifadelerinden bazıları:


“Fetö ihanet çetesi lideri…


Fetö ihanet şebekesi başı…


Fetö…


Teröristbaşı…


Çetebaşı…


Münafık…


Alçak…


İki yüzlü…


Sahtekar…


Mendebur suratlı…


Hain…


Vatan haini…


Ajan…


CIA ajanı…


Psikopat…


Haysiyetsiz…


Şerefsiz…”


Bu satırların Yazarı olarak düşmanıma dahi hakaret etmeyi doğru bulmuyorum. Pek çok olayın müsebbibi olarak görüyor ve eleştiriyorum. Herkes amelinin karşılığını görecektir. Bu düşüncelerle onu Allah’a havale ediyorum.


Bize düşen doğruları tebliğ etmek, yanlışları eleştirmek…


Saygınlığını beş paralık eden yukarıdaki şahsiyeti hayatımda savunmadığım için hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmiyorum. Yaklaşık 10 yıl bile önce seviye tespit sınavlarında Batman ve Türkiye dereceleri yapan oğlumu taleplerine rağmen dünya görüşü ve İslam konusundaki yanlış yaklaşımları nedeniyle özel okullarına kaydetmemiştim. Mali durumum kötü olmasına karşın, ücretsiz özel okul tekliflerini ret etmiştim. Abdestimden şüphe edenlerden değilim…


Kim nasıl yorumlasa yorumlasın, yukarıdaki hakaret ifadelerini kullanmıyorum. Bu aşağılayıcı kavramları kullanmadan da karşıt durabilirsin ve nitekim açıkça duruyorum. Suç işleyenlere cezaları verilmeli, tehdit olanların üzerine gidilmelidir. Ancak yıllarca devlet eliyle güçlendirilen, semizleştirilen bu harekete istemeyerek bulaşmış olanlar topluca hain, düşman, alçak olarak lanse edilmemelidirler. Onun değirmenine iyi niyetle su taşımış, taşıyanları Allah ıslah etsin, günahlarını bağışlasın diyorum.


Rasim Ozan Kütahyalı; “Bunlar insan değil sürüdür... Cani katiller sürüsüdür Fethullahçılar… Fethullahçı robotları teker teker insan olarak gören herkes yanılır ve millet olarak topluca yanıldığımız için 15 Temmuz vahşeti başımıza geldi... 15 Temmuz ihanetinden sonra hâlâ masum Fethullahçılarla suça bulaşanları ayıralım diyenler de alçaktır ya da salaktır. Alçaklar ve salaklarla işimiz yok artık...” diye bir yazı yazmıştı. Seviyeyi böyle düşürenlerin samimiyetlerinden şüphe ederim…


Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli’nin yaklaşımını doğru buluyorum. Şu ifadeler kendisine ait: "Evet, bizim de öncelikle üzerinde durduğumuz konu mağduriyetler. Bu insanların önemli bir bölümü geçimlerini kamudan sağlıyor. Aileleri, masum çocukları var. Örgütün yönetici kademesinde ya da üyesi olduğu tespit edilenleri tasfiye edeceğiz. Yönetici kademede olmayıp sadece sempatizan olanlar da önemli görevlerde kalmayacak ama hayatlarını idame ettirebilmeleri için bir mekanizma kurmayı düşünüyoruz."


Sonuç olarak Allah kimseyi şaşırtmasın diyorum.