Avrupa Birliği 2012 yılına ilişkin Türkiye ile ilgili ilerleme raporunu açıkladı. Raporda Türkiye’nin ilerleme konusunda yaptığı çalışmaların genel anlamı ile yeterli olmadığı ve olumsuzlukların beklentilere cevap vermediği belirtildi.
İnsan Hakları ve çalışma hayatındaki sıkıntıların başköşede yer aldığı ilerleme raporundan hükümet kanadının memnuniyetsizliği gecikmedi ancak yaklaşım tarzı konusunda yine farklılıkların çıktığını belirtelim. AB ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış “eleştiride cömert övgüde cimri kalmışlar” yaklaşımı sergilerken en sert tavırlardan birisi ise Meclis Anayasa komisyonu başkanı Burhan Kuzu’dan geldi. Kuzu raporu çöpe atarak demokrasiye ve AB’ye olan yaklaşımını da kamuoyuyla paylaşmış oldu.
Peki, hükümetin ya da Burhan Kuzu’nun raporu çöpe atacak kadar kızmasında haklılık payı var mı?
Bize göre yok. Sadece eksiklik net olarak ortaya döküldüğü için biraz aşırı kızgınlık var. Bu kızgınlığı Güney Kıbrıs’ın dönem başkanlığına bağlamanın da anlamsız olduğunu belirtmek gerekir. Biz bu tür raporlarda Türkiye’nin olumsuz değerlendirmelerle karşı karşıya kalacağını daha evvelde hatırlatmıştık. Ancak bu değerlendirmeleri dikkate almayanlar şimdi çıkan sonuçları çöpe atarak durumdan kurtulacaklarını zannetmektedirler ki bu çok büyük bir yanılgıdır. Profesörünün raporu çöpe attığı bir ülkede varın cahilin nasıl tepki ortaya koyacağını siz düşünün. Oysa böyle bir tepkiden önce aslında oturup neden böyle bir raporun hazırlandığının sebeplerini inceleyip gereğini yapsaydık bugün anlamsız hareketlerle çöpe rapor atmak zorunda kalmazdık.
Rapordaki eleştirilerden birisi çalışma yaşamı ve sendikalar üzerindeki baskıdan ibaretti. Türkiye’de hükümetin dümen suyundan gitmeyen sendikaların durumu malum. Farzı misal KESK düzenlenen operasyonla Genel Başkanı dahil KESK’in 70 yöneticisi gözaltına alınmadı mı? Halen Bu konfederasyonun birçok üyesi çalışmalarından ziyade “Terör örgütü üyesi” suçlamaları ile tutuklu bulunmamakta mıdırlar? KESK’lileri bir tarafa bırakalım daha bu hafta sonu basına yansıyan bir açıklamayı sizlerle paylaşalım.
“İstanbul Şirinevler'de faaliyet gösteren, yoksul bırakılan İşçi ve İşsizlerin örgütü Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) temsilciliği 13.10.2012 Cumartesi saat 13.00’de 15 sivil polis tarafından basıldı.
Sendika binasının bulunduğu sokağı trafiğe kapatan polisler “Suçluları arıyoruz” bahanesiyle, ellerinde arama kağıdı dahi olmadan yaklaşık 4 saat boyunca sendikanın altını üstünü getirdiler. Evrak ve Klasörleri yerlere saçtılar, bilgisayarları söktüler, sendikada yaklaşık 7 sendika gönüllüsü ve ziyaretçisinin üstünü zorla aradılar. Terör estirdiler.”
Konuya ilişkin rapordaki değerlendirme ne diyordu bir da ona bakalım. Deniliyordu ki;
İnsan Hakları ve çalışma hayatındaki sıkıntıların başköşede yer aldığı ilerleme raporundan hükümet kanadının memnuniyetsizliği gecikmedi ancak yaklaşım tarzı konusunda yine farklılıkların çıktığını belirtelim. AB ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış “eleştiride cömert övgüde cimri kalmışlar” yaklaşımı sergilerken en sert tavırlardan birisi ise Meclis Anayasa komisyonu başkanı Burhan Kuzu’dan geldi. Kuzu raporu çöpe atarak demokrasiye ve AB’ye olan yaklaşımını da kamuoyuyla paylaşmış oldu.
Peki, hükümetin ya da Burhan Kuzu’nun raporu çöpe atacak kadar kızmasında haklılık payı var mı?
Bize göre yok. Sadece eksiklik net olarak ortaya döküldüğü için biraz aşırı kızgınlık var. Bu kızgınlığı Güney Kıbrıs’ın dönem başkanlığına bağlamanın da anlamsız olduğunu belirtmek gerekir. Biz bu tür raporlarda Türkiye’nin olumsuz değerlendirmelerle karşı karşıya kalacağını daha evvelde hatırlatmıştık. Ancak bu değerlendirmeleri dikkate almayanlar şimdi çıkan sonuçları çöpe atarak durumdan kurtulacaklarını zannetmektedirler ki bu çok büyük bir yanılgıdır. Profesörünün raporu çöpe attığı bir ülkede varın cahilin nasıl tepki ortaya koyacağını siz düşünün. Oysa böyle bir tepkiden önce aslında oturup neden böyle bir raporun hazırlandığının sebeplerini inceleyip gereğini yapsaydık bugün anlamsız hareketlerle çöpe rapor atmak zorunda kalmazdık.
Rapordaki eleştirilerden birisi çalışma yaşamı ve sendikalar üzerindeki baskıdan ibaretti. Türkiye’de hükümetin dümen suyundan gitmeyen sendikaların durumu malum. Farzı misal KESK düzenlenen operasyonla Genel Başkanı dahil KESK’in 70 yöneticisi gözaltına alınmadı mı? Halen Bu konfederasyonun birçok üyesi çalışmalarından ziyade “Terör örgütü üyesi” suçlamaları ile tutuklu bulunmamakta mıdırlar? KESK’lileri bir tarafa bırakalım daha bu hafta sonu basına yansıyan bir açıklamayı sizlerle paylaşalım.
“İstanbul Şirinevler'de faaliyet gösteren, yoksul bırakılan İşçi ve İşsizlerin örgütü Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) temsilciliği 13.10.2012 Cumartesi saat 13.00’de 15 sivil polis tarafından basıldı.
Sendika binasının bulunduğu sokağı trafiğe kapatan polisler “Suçluları arıyoruz” bahanesiyle, ellerinde arama kağıdı dahi olmadan yaklaşık 4 saat boyunca sendikanın altını üstünü getirdiler. Evrak ve Klasörleri yerlere saçtılar, bilgisayarları söktüler, sendikada yaklaşık 7 sendika gönüllüsü ve ziyaretçisinin üstünü zorla aradılar. Terör estirdiler.”
Konuya ilişkin rapordaki değerlendirme ne diyordu bir da ona bakalım. Deniliyordu ki;
“Sendikaların iç işlerine devlet müdahalesi devam etmektedir. Sendikaların çalışma hayatı ile ilgili eylemleri ve gösterileri düzenli olarak kısıtlanmakta ve bazı durumlarda güvenlik güçleri tarafından zor kullanılarak dağıtılmaktadır. Birçok sendika ve sendika aktivisti, “terörist faaliyet” iddiası ile polis baskınları, cezai kovuşturma ve tutuklama ile karşı karşıya kalmaktadır.”
Şimdi bu durum karşısında raporu çöpe atmanın bir mantığı var mı?
Konu bu kadar mı deseniz değil. Türkiye’de Kürtlerin çoğunlukta oldukları ve yerel iktidarı kazandıkları bölgelerdeki adaylarının durumuna ve seçilmişlerinin durumuna bakmak bile olayı ortaya koymaya yetmektedir. KCK operasyonları adı altında düzenlenen operasyonlarla birçok Belediye Başkanı cezaevlerinde tutulmaktadır.
Tutukluluk sürelerinin uzunluğu artık herkes tarafından kabul görmektedir. Üstüne üstlük cezaevlerindeki koşullar ve ortaya çıkan durumlar tüyler ürperten durumlardır. Pozantı ve benzeri örnekler hafızalardaki durumunu koruyor hala.
Yargıdaki tartışmalar, seçimler ve seçim barajları, Emek örgütleri üzerindeki baskılar, muhalefetin susturulmaya çalışılması, Basın mensuplarının tutuklanması, İnsan Hakları Aktivistlerinin cezaevlerine atılmaları karşısında Nobel Barış ödülüne layık görülen bir Avrupa Birliği örgütünün sessiz kalmasını beklemek her halde bize özgü bir tavır olmalı!
Avrupa Birliğine üye olmak için bu kadar direnen bir ülkenin politikacıları kalkıp yayınlanan raporları çöpe atarlarsa bu mantıkla ilerleyemezler.