Konuyu, sizlere paylaşmak istediğim bir anıyla açıklamaya çalışacağım. Eğitim fakültesinde okurken eğitimimizin son yılında hocamız sınıfça Konya’da ismini hatırlayamadığım bir kasaba okuluna gezi düzenlemişti. Amacı okul ortamında derslere katılıp öğretmen ve öğrencileri gözlemlemeyerek, tecrübeli öğretmenlerin bilgi ve becerilerinden istifade etmemizi sağlamaktı. Nitekim faydasının da olduğunu yazının ilerleyen satırlarında olduğunu göreceğinizi ümit ediyorum.

Şöyle ki o gezide okul bahçesinde teneffüs esnasında bahçede dolaşırken gün batımındaki güneşin rengini andıran kızıl saçlı, yüzü olabildiğince çilli bir çocuk dikkatimi çekmişti. Bahçede mutsuz bir şekilde tek başına dolanıyor ve duvarın dibinde durup etrafını seyrediyordu. Dikkatimi çekmişti. Yanına gittim. Tebessüm ederek adını sorup yanıma çağırdım. Elimi sırtına doğru götürüp sıvazladıktan sonra omzundan kendime doğru yaklaştırdım. Sonra niçin bahçede tek başına oynadığını sordum. “Öğretmenim, çilli olduğum için kimse benimle oynamıyor ve dalga geçiyorlar” dedi. “Olur mu hiç öyle şey çillerin gayet de güzel duruyor. Saçlarında çok güzel dedim. Sen bakma onlara ve bu durumu da problem etme, söyledikleri sözlere de aldırış etme, yine de sen onlarla oynamaya çalış. Öylece küsüp alınganlık göstererek bir köşe çekilmek doğru bir davranış olmaz.”  ve o esnada ders zili çaldı. Hadi bakalım derse derken yüzündeki sevinci görmeliydiniz. O mutsuz yüz ifadesi yerini tatlı bir sevince bırakmıştı. Sonrasında derse girdik.

Bir sonraki teneffüste bahçe de dolaşırken bir anda kolumdan birinin tuttuğunu ve kaldırdığını fark ettiğimde dönüp bakınca Çilli Mustafa olduğunu gördüm.  Heyecanla elimden tuttu, kolumu boynundan doladı. Elimi omzunda sabitledikten sonra kollarıyla da belimden sıkıca sarıldı. Sanki bütün ders boyunca bu anı bekliyor gibiydi. Çok sevinmişti. Kızıl saçlarını elimle sıvazlayıp sen misin diye sordum. O an gözlerim doldu. Bir önceki teneffüste kendisine gösterdiğim yakın alaka onda bir bağlanma ve fark edilme hissi oluşturmuştu. O beklediği ve bir türlü bulamadığı ilgiyi o gün bir önceki teneffüste bende görmüştü. O an Öğretmen olmanın böyle bir şey olduğunun farkına varmıştım. Fark edilmeyi bekleyen o kadar çok çocuğumuz var ki onları görebilecek gözlere ve öğretmenlere gerçekten çok ihtiyacımız var. Her gün etrafımızda Mustafa gibi yüzlerce ve binlerce öğrenci, içindeki onca cevherle keşfedicisini bekliyor.

Öğrencileri, içlerinde yüzlerce hatta binlerce farklı yetenek ve beceriyi barındıran tohum deposuna benzetiyorum. Uygun sıcaklık ve nem ile karşılaştığında çimlenen tohumlar gibi onlarda uygun koşullarda yeteneklerini gösterecekleri ortam ve koşulları bekliyorlar.

Bu noktada en önemli görev öğretmenlere düşüyor. Çünkü öğretmenin herkesten farklı bir gözlem yeteneğine sahip olduğunu düşünüyorum. Öğretmenlik, çocuklara yakın olmayı, onlara gerçekten sevgi ve şefkat ile yakınlaşmayı gerektiren bir meslek. Nitekim bu sevgi ve şefkat duygusu çocuğa çok daha farklı bir gözle bakmayı gerektiriyor. Çocuğu en iyi gözlemleme ortamı akranları arasında olduğundan aile bu fırsatı okulda öğretmenin gördüğü gibi bulamayabilir. Her şeyin değeri yanındakilerle ölçülür. Yani bir cismin kısa ya da büyük olduğunu ancak kendisi ile mukayesede bulunduğumuz bir başka cisimle belirleyebiliriz. Yani çocukların gelişim evrelerini, farklılıklarını, sosyal ilişki becerilerini akran grubu içinde gözlemleme fırsatını en fazla bulabilen öğretmen olduğundan çocukların kabiliyetlerini de keşfedecek ve bunu açığa çıkarması için gerekli deneyimleme ortamını oluşturacak kişi de yine öğretmendir.

Mustafa gibi gerek duygusal bir girdabın içinde hapsolmuş çocukların gerekse de kendini ve kabiliyetlerini keşfedememiş nicelerinin olduğunu düşününce öğretmenlik mesleği bir o kadar daha gözümde büyüyor.

Meslek hayatım boyunca kendime kıstas olarak aldığım belki de mesleki açıdan son diyebileceğim kerte yani “öğretmen olduğum an” diye tabir edebileceğim ölçü; başarısız ve kendinin bile farkına varamamış çocukları fark edip başarılı olmalarını ve kendilerini keşfetmelerini sağlayabildiğim zaman olduğunu düşünüyorum. Yani daha açık bir tabirle başarısız olan bir öğrenci benim rehberliğimde hayatının ritmi bulup başarılı, mutlu ve sağlam karakterli bir kişiliğe sahip olabiliyorsa işte asıl o zaman gerçek anlamda öğretmen olduğumu düşüneceğim. Mesleki hayatım boyunca hep bu noktaya gelmek için çalışıyor ve çabalıyorum.  Zira diplomayı alınca öğretmen olunmuyor. Öğretmenlik esas itibarıyla sınıfta öğrencilerle başlayan bir süreç. Nitekim bu sürecin içinde öğrencilerle yaşanan etkileşim ile gerçek anlamda öğretmen olunabileceğini düşünüyorum.

Arzu ettiğim anlamda öğretmen olduğum günleri görmeyi ümit ederek yazıma son veriyor ve öğrencilerini keşfeden, yetenek tohumlarını çimlendiren, kendilerini bulmalarına yardımcı olan öğretmenlerin öğretmenler gününü kutluyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
İrfan 2017-11-24 09:29:37

Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum diyor Hz Ali ancak günümüz nesline öğretmen olmak da kolay olmasa gerek.

Avatar
şehmus 2017-11-23 20:57:14

harika bir bakış açısı bencede öğretmen olmak budur

banner92