JÎYAN- HAYAT ve Evrensel gazetelerinin yazarımız Mehmet Şafi Ekinci ile yaptıkları ve konusu BDP, PKK, AKP ve SİVİL İTAATSİZLİK olan röportajı yayınlıyoruz.
JÎYAN---BDP'nin Türkiye'deki algılanışı konusunda ortaya en sık konan eleştiri BDP'nin bir Türkiye partisi olmadığına dair. Sizce BDP bir Türkiye partisi midir, ya da öyle olmak zorunda mı?
Kurucusu ve geçmişte Genel Başkan Yardımcılığını yaptığım Barış ve Demokrasi Partisinin Türkiye Partisi olup olmamasından ziyade neden Türkiye partisi olması gerekliliğine dikkat çekmek isterim.
--Osmanlı yönetiminden Cumhuriyetin tek partili yönetimine ya da Parlamentonun çok partili döneme geçişinden günümüz hükümeti olan AKP’ye kadar süregelmekte olan statükonun savunucusu olan ırkçı-milliyetçi-muhafazakâr veya demokrat olduğunu deklere eden partilere, darbeci-faşist cunta hükümetlerinden, kontra-gerilla parti ve/veya hükümetlerine kadar Türkiye Cumhuriyetindeki her oluşum, kendisini farklı renk ve dokuda, insan hakları politikalarına yakın gören hiçbir partiye veya oluşuma müsaade etmemiş, söz konusu oluşumun bitirilmesi için eşi benzeri görülmemiş yol ve yöntemlere başvurmuştur.
1910’larda örgütlü olan ve içinde Ermenilerden Arnavutlara, Kürtlerden Lazlara kadar her ulustan emekçi ve aydın kitlesinin yer aldığı gizli Komünist Parti ve onun mensuplarına, Mustafa Suphilere, Türkiye işçi Partisinden DİSK’e, Halkın Emek Partisinden daha düne kadar yaşamını sürdüren Demokratik Toplum Partisine kadar devlet aygıtının şiddet kullanmadığı herhangi bir oluşum yoktur. Anadolu bir anlamda kapatılan parti veya yok edilen öldürülen muhalifler mezarlığıdır.
Bu anlamda Türkiye sınırları içinde muhalefet eden sınıf örgütleri, legal ya da illegal oluşumlar birbirlerinden etkilenmiş veya yan yana durmuşlardır. Hak talebinde bulunan “ötekiler” baskı ve şiddete maruz kaldıkça yakınlaşmış ve kurulan empatiyle de duygu ve düşünce kardeşliği denen psikolojiye sahip olmuşlardır.
Kürtler, Kürt coğrafyasında sanayileşme ve emek sermaye çelişkisinin yoğunlaşmaması sebebiyle, her ne kadar sınıfsal anlamda Marks’ın ya da Engels’in tanımladıkları şekilde örgütlenemiyorlarsa da, ulusal anlamda gasp edilen hakları için meşru-ulusal üstü hukuk zemininde kendi gerçekliğine uygun örgütlülükle demokratik hak taleplerini dillendirmiş ve bu anlamda legal-illegal örgütlerle siyasi mücadelelerini günümüze taşırmışlardır.
Kürt Halkı’nın illegal hareketlerinden biri olarak ortaya çıkan PKK sosyalist inancının yanı sıra Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesi ile mücadeleye başlamış ancak Sovyetlerde çok daha önce başlamış olan revizyonist politikaların nihai anlamda doksanlı yılların başında Glasnost ve Perestroyka ile kendini deşifre etmesinden sonra mücadele biçimini evrensel sosyalist mücadele biçiminden daha yerele taşıyarak mücadele amacını güncelleme yolunu seçmiştir.
Seksenli yıllarda gerilla taktik mücadele biçimiyle ortaya çıkan PKK’nin devlet tarafından illegal bir oluşum olarak görülmesi, demokratik-sivil mücadele biçiminin kendini dayatmasıyla kendilerini parlamentoda temsil etmeleri gerekliliğini ön planda tutmuşlardır.
Demokratik-sivil siyasetin kendini hiçbir zaman özgür hissetmediği non-demokratik bir ülkede kapatılan her parti, tıpkı bayrak yarışında olduğu gibi, yerini yeni bir partiye bırakmıştır. Bu süreç Halkın Emek Partisinden, Barış ve Demokrasi Partisine kadar bu şekilde süre gelmiş ve bugünün bilinen zorlu koşulları da aynen devam etmektedir.
BDP statüko tarafından yaşamasına müsaade edilmeyen ve muadili olan diğer partiler gibi asla sadece Kürt Partisi olmayı hedeflememiştir. Kürt Halkı Türkiye halklarından ayrılarak-bölünerek değil, aksine birleşerek, tıpkı Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda olduğu gibi aynı coğrafyada bulunan bu ülkenin “diğerleri” ile yaşama azmi içerisinde olmuştur. Bu anlayış ve politik gerçeklik BDP’nin parti tüzüğünde yer etmiş ve içtenlikle deklere edilmiştir.
Bu anlamda;
BDP, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından uluslar arası hukuka uygun olarak kabul edilmiş insan hakları, siyasi haklar, sosyal ve ekonomik haklara ilişkin hak ve hürriyetleri benimsemiş ve içselleştirmiş; özgürlükçü, eşitlikçi, barışçı, çoğulcu demokratik devlet anlayışını benimseyen, çok kültürlü ve çok renkli toplumsal yapıyı savunan, her türlü ırkçılığı, ayrımcılığı, emek simsarlığı yapanları, baskı ve despotizmi reddeden, kadın ve çocuk haklarını savunan, demokratik sol kitlesel bir siyasi bir partidir.
Bu Parti, çoğulcu demokrasi anlayışının gereklerine uygun olarak, yeni bir anayasa çerçevesinde özgürlükçü, eşitlikçi, barışçı, çoğulcu, insan haklarına dayanan, çağdaş, hukukun üstün tutulduğu bir demokrasi anlayışını, farklı inanç, düşünce, ırk, dil gibi doğal değerlere sahip kişilerin kendi kimliklerini özgür bir şekilde ifade ettikleri ve geliştirdikleri, sivil toplum kitlelerinin güçlü olduğu bir demokratik yapının oluşması için siyasi bir çalışma yürütmeyi hedefleyen bir partidir.
Hümanist anlayışı benimseyen bir partidir. Kaynağını insan unsurundan alan bir siyasi oluşum olduğu için yine insana yatırım yapmayı hedeflemektedir. Bu sebeple insan haklarını savunur ve insan haklarına saygılı bir demokratik toplumu hedefleyen bir partidir.
Devleti, halkın üzerinde baskı aracı gören anlayışın terk edilmesini sağlayarak, devleti halkın hizmetine sokacak çalışmalarda bulan bir partidir. Yasak ve tabuları temel alan anlayışların ortadan kaldırılması; basın, düşün, kültür-sanat ve diğer alanlarda özgürlükçü ve demokratik anlayışın yerleşmesi için mücadele eden bir partidir.
BDP, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanların farklı etnik yapıya sahip olduğu hususunun Türkiye Cumhuriyeti’nin bir gerçeği olduğunun bilincinde olan bir partidir. Bu gerçek doğrultusunda aynı kaderi ve geleceği paylaşan farklı etnik yapının katılımcı demokratik anlayış içerisinde farklılığı gözetilerek birlikte yaşama arzusunun gerçekleştirilmesi için çalışmalarda bulunur. Bu sebeple ana dilde eğitim ve öğretimi savunan bir partidir.
Toplumsal bir zenginlik olarak görülmesi gereken farklılıkların hukuksal bir güvenceye bağlanması açısından anayasal vatandaşlığı savunan bir partidir.
Kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı, erkek egemenliğinin hâkim olduğu bir toplum düzenini reddeder ve buna karşı mücadele yürütür. Kadınların demokratik, eşitlikçi ve özgür bir toplumun yaratılması mücadelesinin temel öznelerinden olduğu ilkesinden hareket eden bir partidir.
Gençliği demokratik dönüşümde öncü bir güç olarak gören, gençliğin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimi için her türlü önlemi alan ve bu doğrultuda örgütlenmesini destekleyen bir partidir.
Barış ve Demokrasi Partisi üretim araçlarını elinde bulunduran kesimin emekçi kesim üzerindeki baskı, sömürü ve eşitsizliğini reddeden bir partidir. Bu sebeple katılımcı demokrasinin en önemli unsurlarından olan sendikaları ve diğer sivil toplum kitlelerine destek veren, sosyal adaleti gerçekleştirmek için liyakat kriterini baz alan anlayışı benimseyen bir partidir. Geniş halk kitlelerin ihtiyaçlarına cevaz veren ekonomik yapının oluşması için faaliyetlerde bulunan ve insan onuruna yakışır bir toplumun savunulması sebebiyle sosyal bir devlet anlayışını benimseyen bir partidir.
Dolayısı ile BDP, ilkesel anlamda Türkiye’nin sorunlarına göstermiş olduğu yaklaşımlarla bir Türkiye partisidir.
Ancak bu ülkede Kürtlerin adının bile telaffuz ettirilmediği bir statüko ve onun kurumları (medya dahil)göz önünde bulundurulduğunda Kürtlerin bu ülkenin sorunlarına çözüm üretecek bir partisinin olduğu gerçeği asla kabul edilememektedir. Bu ülkede, bir Türk Sorunun olmasından kaynaklıdır bu.
Ulus Devletin yaratıcısı olan Fransa bile seksenlerde Mitterand döneminde bu politikalarından
vazgeçmiş ve diğer halkların vazgeçilmez haklarını tanıyarak, daha eşitlikçi, daha yaşanır bir siyasi ve sosyal devlet biçemine evirilmiştir. Türkiye’nin de tıpkı diğer demokratik ülkeler gibi demokratikleşme konusunda direnç gösterecek hali kalmamıştır artık.
Demokrasiyi içselleştirmiş bir anayasanın hüküm sürdüğü demokratik bir ülkede yaşayan halkların elbette birlikte yaşama hakkı vardır. Elbette ayrılma hakkı da olmalıdır. Ancak Kürt Halkının değişen dünyada, bu ülkede mutlu ve huzurlu yaşamasının yolu Türkiye Halklarıyla birlikte yaşamasından geçer diye düşünenlerdenim.
JÎYAN --Sivil itaatsizlik eylemleri sizce bir güç gösterisi mi oldu yoksa amaçlanan başarıya ulaştı mı? Somut olarak elde edilen bir hak olmadığı gözüküyor, seçilen yöntemle ilgili bir durum mu bu, yoksa sivil itaatsizlik geleneği ile devletin ilk tanışmasının sonucumu?
--Sivil anlamda demokratik hak talebi şiddetle, her türlü faşizan yöntemle bastırılan, genelde Türkiye Demokrasi Güçleri, yerelde ise Kürt Halkı henüz sivil itaatsizliği içselleştirebilmiş veya yol ve yöntemlerini tam olarak kavrayamamış veya kavratamamış gözüküyor. Demokratik yapı geleneği oluşmamış bir ülkede devletin kendisine karşı geliştirilen itaatsizliği zinhar günah sayan bir hükümet tarafından yönetilmesi de bu tür eylem biçimlerine karşı geliştirilen şiddet ve bu şiddetin toplumu nasıl terörize edeceği konusunda son birkaç aydır yeterince fikir sahibi olduk.
Hükümetin, demokratik olan her tür eyleme çomak sokması ya da cop sokması bu ülkede artık “Ne yapmalı?” sorusunu sordurtuyor. Burada başarıdan söz edilecekse bu da halkın direngenliğini sürdürmesi başarısıdır. Halk Siyasi Partisinin almış olduğu karara itaat etmiş ve itaatsiz davranmıştır.
Bununla ilgili olarak başka bir şey söylenecekse o da yönetim aygıtının bu eylem tarzını sabote etmek veya manipüle etmek için elinden gelen her tür taktiği uyguladığı gerçeğidir.
Orantısız güç kullanımı, yoğun gaz kullanımı, tahrik, yaralama, öldürme, binlerce kişiyi gözaltına alma, demokratik-barışçıl amaçlarla oturma, toplanma veya yürümeye karşı uygulanılan hukuk dışı tutum eylemci toplulukları şoka sokmuş, neredeyse “dağa çıkmaları” gerektiği düşüncesine sevk etmiştir onları.
Bu eylem tarzının hükümeti bu denli çıldırtmasının bir diğer sebebi de son birkaç aydır Tunus, Mısır, Libya veya bu günlerde Suriye’de vuku bulan olayların sebep olduğu devlet bunalımının Türkiye’de de yaşanabilmesi ihtimalidir.
İşin gerçeği adı Türk olan hiçbir devlet kendi boyunduruğu ya da yönetiminde bulunan halkların itaatsizliğine hoşgörü göstermemiş, söz konusu itaatsizliği itaate evirmek için her türlü şiddeti uygulamıştır, bu Osmanlıda da böyleydi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de böyle.
Kısacası, bu ülkede demokrasi adına yapılan hiçbir eylem kısa sürede amacına ulaşamıyor. Faşizan yöntemleri aratmayan yönelimler, dağa çıkan Kürtlerin dağa çıkış sebeplerini de bir şekilde yeniden düşünmemize fırsat verdiği için Sivil İtaatsiz Eylemlerin bir bakıma başarıya ulaştığını düşünüyorum.
JÎYAN --2003'ten beri PKK'nin silah değil siyaset eksenli davrandığını görüyoruz. Sizce sekiz yıllık süreçte ne oldu? Devlet geri adım attı mı? Barışçıl ve onurlu çözüm olarak tarif edilen çözüm için nereye varıldı?
--Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden ve devlet aygıtının Öcalan ile yaptığı görüşmelerden sonra PKK güçleri yurt dışına çıkmış ve ateşkes ilan etmişlerdi. 2002 genel seçimlerinde tek başına hükümet olmayı başaran AKP hükümeti, askerlerin Öcalan ile başlattığı ve itiraz edemeyecekleri görüşmelere devam etti. Genel Kurmay Başkanlarının dillendirdikleri gibi, onlar PKK ile savaşabildikleri kadar savaşmıştı. Artık politikacıların çözüm adına bir şeyler yapması gerekiyordu.
Ekonomik, sosyal ve politik anlamda Türkiye’nin en büyük sorunu olan Kürt Meselesi AKP hükümetinin elinin tersiyle itebileceği bir mesele değildi. Parlamentoya yaklaşık yüz parlamenter gönderen bir coğrafyadaki sorunu halletmek AKP’nin güçlenmesi ve sorunu çözünceye kadar başta bulunmasına katkı sunacaktı. AKP’nin elbette bu sorunu çözmesi Türkiye’deki “ Türk Sorunu”ndan dolayı kolay olmayacaktı; dolayısıyla bunu zamana yayma ihtiyacı duydular. Sadece Öcalan ile değil Kandil ile de yapılan görüşmelerle zaman-zaman karşılıklı ödünlerde bulundular.
PKK eylemlerinin azalması hatırı sayılır bir aydın kitlesinin Kürt Meselesine daha doğru bir temelde yaklaşmasını sağladı. Kürtlerin bölünmeden değil, birlikte yaşamadan yana oldukları kamuoyuna daha iyi bir şekilde anlatılmaya çalışıldı. Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyet politikasından, Demokratik Özerk Yönetimlere kadar öngördüğü ve Türkiye siyasal yapısına yedirilebilecek politik görüşlerin uygulanabilirliğinin ve tartışılmasının zemini oluşturuldu. PKK’nin doksan üç yılından bu yana dile getirdiği Cumhuriyetin Demokratikleştirilmesi projesinin anlatılabilmesi için fırsat yaratıldı.
Bu süre zarfında politize olmayan Türkiye Halkları da sırf Kürtlere yapılan haksız uygulamalardan kaynaklı bir vicdan muhasebesine giriştiler. Ekonomik anlamda dört yüz milyarı harcanarak bir o kadarı da üretememekten kaynaklı bir servetin heba edildiği gerçeğinin farkına vardılar.
Kapitalizmin kendini idame ettirebilmesi için insan hak ve özgürlüklerine sahip çıkması bile bu süre içerisindeki kazanımlara en büyük örnektir. TÜSİAD’ın hazırlamış olduğu Anayasa değişiklik önerileri bu ülkede bulunan demokrasi güçleri tarafından takdirle karşılanmış ancak hükümet Patronlar Kulübünün bile gerisinde kalmıştır.
İşin gerçeği Öcalan’ın yakalandığı süreçte devlet ve politize olmayan halk tarafından sadece terör örgütü olarak görülen PKK’nin, yani Kürdistan İşçi Partisi’nin gelinen süreçte artık siyasallaştığını ve meşru-siyasi platformlarda temsil edildiğini sadece Kürtler değil, Türkiye’deki herkes biliyor.
Kürtler yasal siyasi partileri vasıtasıyla barışçıl bir ülkede yaşamak istemlerini her platformda dile getirmiş ve ortaya koydukları sivil itaatsiz eylemlerle de bunu deklere etmişlerdir. Henüz onurlu bir barış için gerekli bir zeminin varlığından söz edilemez. On iki eylül anayasası bu ülkenin temel yasası oldukça Türkiye Cumhuriyeti’nde ne onurlu bir bireyden, ne onurlu bir Kürt’den, ne de onurlu bir kurum veya kuruluştan söz edebiliriz.
JÎYAN --Kürt halkının özellikle edebiyat gibi sık üretim yaptığı alanlarda okuyup yazması, eğitim alması gibi konular gündemde. Sizce ana dilde eğitim, Kürt halkının özgürleşmesi ve ulus devlet paradigmasını aşması açısından birincil öneme mi sahip?
--Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 42. maddesi “Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ” der. Dil, insanlar arası iletişimi sağlayan canlı bir araçtır. Dilin canlı olması yeryüzünde yaşayan diğer canlılar gibi bir besin kaynağına ihtiyaç duyması zorunluluğundadır.
Canlı varlıkların yaşamlarını sürdürebilmeleri için oksijene ihtiyaçları vardır. Yani oksijenle beslenirler. Ana Dilin de sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi ve ihtiyaca cevap verebilmesi için, öncelikli olarak yasaklanmaması, aksine o dilde konuşulmasının özendirilmesi, dilbilimsel çalışmalar yapılması, o dilde eğitim görülmesi ve o dille günümüzün görsel ve işitsel medya araçlarıyla yayını yapılması zorunluluğu vardır. Kısacası dilin yok olmaması için kurumsallaşması gerekir.
Dilin birey yaşamında, toplum ve toplumsal kültür yaşamında ne denli rol oynadığı bilinen bilimsel bir gerçektir. Dil, bir halkın fiziksel ve ruhsal anlamda idamesini sağlayan bir araçtır. Dil, kültürün, kültür de dilin bir parçasıdır. Kendi kültürünü anadilinin dışında yaşayan bir bireyi, bir topluluğu düşünmek olasılık dışıdır. Dilin çağı yakalaması demek bilimi yakalaması demektir. Bilimi yakalamak demek insanlaşmak ve var olmak demektir.
Ancak yürürlükte olan anayasa ile getirilen düzenlemeler Türkiye’de yaşayan halkları halk yapan ve bir şekilde onların sonsuza dek millet olma özelliklerini korumalarına yardımcı olan temel öğeyi, yani dilleri ve bu dillerle yaşayan kültürleri yok etmeye yöneliktir.
Dil bireyin birey, bireyin toplum ve toplumun toplumla bağını kuran temel araçtır. Bu aracın sağlıksız eksik ve sakat oluşu aynı zamanda o dili kullanan bireyin veya toplumun da sağlıksız, eksik ve sakat oluşu demektir. O yüzdendir ki, insanların kendilerini en iyi şekilde ifade edebilmek için kullandıkları dil anadilleridir. Çünkü insanlar duygularını ve düşüncelerini en iyi anadillerinde ifade ederler. Eğitim sürecinde anadilin öğrenme, anlama, araştırma ve yaşamı algılamada yaşamsal bir önemi vardır.
ANADİLİNİN DIŞINDA FARKLI BİR DİLLE EĞİTİME TÂBİ TUTULAN BİREYDE KÜLTÜREL, SOSYAL VE PSİKOLOJİK SAKATLIKLAR OLUŞUR.
* Birey, kendi kültür dilini konuşmadığı için ailesine ve toplumuna yabancılaşır.
* Hem kendi toplumu, hem de eğitimini aldığı dilin toplumu içerisinde uyumsuzlaşır.
* Aşağılık kompleksine sahip olur.
* Kendine güvenmez.
* Hakkını savunma güdüsü azalır.
* Aşırı duygusal olup uzlaşmacılıktan çok, saldırgan olur çünkü kendini sözcüklerle gerektiği gibi ifade edemez.
* Dili anlamadığı için, kendisine eğitim kanalıyla aktarılanları tam anlamıyla alamaz ve aptallıkla suçlanarak küçümsenir ve aşağılanır.
* Sınavlarda başarısız olur.
* Ulusal orijini inkâr edildiği için sosyal ilişkilerinde kendini ifade etme konusunda zorlanır.
* Kendini hiçbir kimliğe ait hissetmez.
Belirtmeye çalıştığım bireysel, kültürel ve sosyal problemlerin tümü sadece Kürtleri değil, insanım diyen her kesimi ilgilendiren konuların başında gelir.
Bir halkın, bir ulusun varlığını idame ettirebilmesinin yegâne koşulu kendini kendi anadilinde ifade etmesi ve o dilde yaşamasından geçer. Bu nedenledir ki Kürt Halkının hak talep mücadelesinde anadilde eğitim ve öğretim en önemli taleplerindendir
JÎYAN --Adalet ve Kalkınma Partisi'ne bölgede saygı-sevgi duyulduğu gibi bir imaj var. Bunun sebebi nedir? AKP diğer sağ iktidarlardan farklı olarak ne yaptı?
--Geri kalmış coğrafyalarda halkın yüreğine dokunmanın ilk koşullarından biri maneviyatına dokunmaktan geçer. Maneviyatın etkili olduğu toplumlarda politik anlamda dinsel-mistik motifleri kullanarak siyaset yapmak Semavi Dinler öncesine kadar uzanır. Haçlılardan, İslam Ordularına kadar dinsel öğeler kullanılmıştır. Çarlar, krallar, padişahlar veya şahlar dini hassasiyetleri kullanarak güçlenmiş ve uzun süre tahtta kalmayı sağlamışlardır.
Çoğunluğu bir arada tutmanın yegâne yolu, onların siyasal özelliklerine değil, içinde siyasallığı barındırmayan, münferit, ruhani değerlerine eğilmektir. Kürtleri Çanakkale’de Osmanlıya bağlayan, Cumhuriyet’in kuruluşunda Atatürk’e bağlayan neden din olgusudur. Kürtlerin, Avrupalı Hıristiyanlar tarafından Osmanlıya dayatılan Sevr Antlaşmasına kanaat getirmemelerine sebep de yine beraber yaşadıkları Müslüman Türk ve bu coğrafyadaki diğer halklarla ayrı düşmeme istemleri olmuştur.
Geri kalmış toplumlarda din ve inanç olgusu toplulukları bir arada tutmanın çimentosu olarak görülmüş ve bu şekilde topluma yedirilmiştir.
Çok Partili döneme geçişin yaşandığı ellili yıllardan günümüze, Demokrat Parti’den Milli Nizam Partisine, Milli Selamet Partisinden Adalet Partisine, Anavatan Partisinden AK Partiye kadar Hatta Ecevit’in Fethullah Gülen ile ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda Demokratik Sol Partiye kadar, siyasi partiler din olgusundan faydalanarak seçilmeye çalışmışlardır.
Günümüzde bu anlayışın yegâne takipçisi ve bu güne kadarkiler arasındaki en radikal olanı AKP’dir. Dolayısı ile ulusal bilincin dışında sadece dini bilinçle davranan ve sayıları hiç de azımsanmayacak bir kitlenin kendini AKP ile özdeşleştirmesi bu partinin bölgede güçlü olmasını sağlıyor.
Bunun dışında Osmanlıdan günümüze kadar yaşanan isyanlarda aşiret olarak isyana dâhil olmayan veya devletle ilişkili olan aşiretler siyasal Kürt yapılanmalarından uzak durmuş, dönemine göre Türkiye’nin en güçlü muhafazakâr partisinin yanında yer almışlardır. Geçmişten günümüze İslami Cemaatler içinde yer alanların AKP’nin ortaya çıkmasıyla gidecekleri adres belli olmuştur.
Mevlana “Yoksuldan namus beklemek, namussuzluktur!” der.
Çoğunluğu yoksul olan Kürt Halkının bir kısmının AKP’ye yönelmesinde bu partinin para politikaları önem arz eder. Para, toprak ve mevki sahipleri ise sahip oldukları konumu devam ettirmek için devlete hükümet eden parti ile beraber, yani bu dönem AKP ile kol-kola olmayı tercih etmektedirler.
AKP’nin hükümet misyonu bittiğinde ise yeni gelen ve hükümet olan parti ile beraber olacaklardır. Bu söylemimi örneklemem gerekirse, Batman’dan aday adayı olan yaklaşık elli kişi, adaylar belirlendikten sonra listenin dışında kaldıkları için AKP’ye uğramaz oldular. Böylelikle AKP’den, onun siyasal duruşundan veya “memleket sevdasından” ziyade elde edecekleri makamdan ve mevkiden medet ummaktadırlar.
AKP’nin diğer siyasi iktidarlardan en büyük farkı özelleştirme konusunda Kemal Derviş’in ortaya koyduğu politikalardan sonra yönetime gelmesidir. Özelleştirmeden elde ettiği ekonomiye hükmetmesidir. Öcalan yakalandıktan ve PKK güçleri sınır dışına çıktıktan sonra yönetime gelmesi ve liderinin şimdiye kadar seçilen liderler arasında en “derin” lider olmasıdır.
Bunlar AKP’yi diğer partilerden ayıran temel farklılıklar oldu.