Bugünlerde Ortadoğu’da ve özellikle de Türkiye’de cereyan eden olaylar hakkında söylenecek sözlerin hiçbiri yaşanan acıları anlatmaya yetmez, yetemez. Deyim yerindeyse, bu denli acıların tarifinde sarf edilecek tüm sözcükler ve kelimeler kifayetsiz kalmaktadır…

Ne var ki, yine de bu vahim ve bir o kadar da üzücü olan olaylarla ilgili bir takım görüşler, düşünceler ve fikirler ileri sürülmektedir (hiç kuşkusuz bununla yapılmak istenen, bu devasa yangına belki bir bardak su dökebilmek veyahut bu yangını daha da körüklemektir).

Herkesin malumu olduğu üzere yaşanan bu olaylar karşısında, bir kesim olumlu ve olumsuz olmak üzere bir takım görüşler beyan ederken; bir diğer kesim de söz konusu olaylar hakkında “aman banane!” diyerek ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ anlayışıyla, insanlığa her anlamda temas eden ve her insanı yakından ilgilendiren olaylar karşında sessiz kalmayı tercih etmektedir (tabi bir de bunların içinde sadece sosyal medyada erkeklik taslayan, diğer mecralarda ise yine vurdumduymaz tavrını takınan, ciddi anlamda kişilik bozukluğu hastalığı bulunan bambaşka bir kesim de yer almaktadır).

Bir taraftan, özellikle bu vahim olaylarla ilgili olumsuz ve art niyetli tavır takınanlardan (daha doğrusu insanlıktan nasibini alamamışlardan) kimileri belirli çıkarlar yoluyla, kimileri bazı algı operasyonlarıyla ve manipülasyonlarla, kimileri kendilerine doğuştan empoze edilen faşist anlayışla, kimileri ise içlerinde bulunan kötü niyet ve insanlık dışı yapısıyla bu gelişmelere binaen geliştirdikleri düşüncelerini fütursuzca ileri sürmektedirler.

Bunca insanlık dramının yaşandığı bugünlerde söz konusu olaylar hakkında ortaya atılan kötü niyetli ve hiçbir ahlaki yöne sahip olmayan bu düşünceler deyim yerindeyse yaraya tuz basmaktan öteye gitmemektedir. Bugün gerek yazılı ve görsel basında, gerek sosyal medya üzerinden yazılıp çizilenlere göz attığınızda “böyle vahşi zihniyete sahip insanlar da varmıymış?” deyip hayretler içerisine düşmeniz işten bile değil. Tam anlamıyla nefret söylemi olarak tabir edebileceğimiz bir takım söylemler, hiç kuşkusuz sahip olduğumuz insanlık değerlerini iyiden iyiye ayaklar altına almaktadır (tabi bugünlerde hala böyle değer kaldıysa).

Diğer taraftan asıl konumuzun muhatabı olanlar, yani bu insanlık dramı karşısında sessizliğe bürünenler, bu katliamlar karşısında hiçbir şey söylemeyip konunun etliğine sütlüğüne dokunmayanlar, ta ki sıra kendisine gelene kadar da konuşmamaya devam edenler/devam edecek olanlar… (Bunlara ekstradan bir parantez açmak gerekir; çünkü kendi başlarına kötü olaylar geldiğinde de başkalarının sessiz kalmasından şikayet edenler de, yani bu trajikomik durumun asıl aktörleri de bizzat kendileridir.)

Asıl suçlular: Susanlar… Seyredenler… Sessiz kalanlar… Yani Üç Maymunu oynayanlar…

Evet, asıl suçlular hatta en az bu kötülüklere yol açanlar kadar suçlu olanlar yüzünden bugün Dünya, Ortadoğu ve Türkiye berbat hale gelmiş durumdadır. Nitekim Albert Einstein da ifade ettiği gibi, “Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”

Sizce de Dünya’daki bütün kötülüklerin nedeni bu değil mi? Birileri acı çekerken, haksızlığa uğrarken, ezilirken, işkence çekip zulme uğrarken diğerlerinin bu dünyadan değilmiş (uzaylılar) gibi davranması, tüm kötülüklerin ana kaynağı değil midir sizce de? (gerçeği eğer uzaylılar var olsaydı onlar bile bu yaşananlara sessiz kalmazdı ya her neyse)…

Peki nereye kadar devam edecek bu olaylar, nerede son bulacak bu insanlık katliamı?

Immanuel Kant ve Arthur Schopenhauer gibi filozofların üzerinde özellikle durarak dikkat çektikleri yaşam hakkının kutsallığı, ‘1 insanın ölümü tüm insanlığın ölümüdür’ –felsefi- görüşü, özellikle yaşanan bugünkü olaylar için yol gösterici mahiyettedir. Dolayısıyla onların bu hümanist felsefesini temel anlayışımız haline getirmemiz gerekmektedir…

Nitekim Ernest Hemingway’ın ünlü eseri ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ eserinde özellikle üzerinde durulan bu görüş bize çok önemli bir şey anlatıyor: ‘Ölen her kim olursa olsun tüm insanlık ölür.’ İster dünyanın en kalabalık şehrinde, ister en uçsuz bucaksız diyarlarda, ister terk edilmiş- unutulmuş en kuytu köşelerde olsun, kısacası dünyanın neresinde olursa olsun insanlığı (yani insanlık kavramının bizzat kendisini) oluşturan tek bir insana zarar geldiği takdirde tüm insanlığa zarar gelmiş olacaktır. Nitekim her gün bu coğrafyalarda onlarca hatta yüzlerce insan öldürüldüğünde, emin olun hepimiz ölmüş oluruz:

Bugün bir Şii öldürüldüğünde, inanın başta Sünniler olmak üzere herkes ölür…

Bugün bir Ezidi öldürüldüğünde, inanın başta Müslümanlar olmak üzere herkes ölür…

Bugün bir Kürt öldürüldüğünde, inanın başta Türkler olmak üzere herkes ölür…

Bugün bir Türk öldürüldüğünde, inanın başta Kürtler olmak üzere herkes ölür…

Sözün özü, bugün hangi Dinden veya hangi Mezhepten, hangi Irktan veya hangi Etnik guruptan kim öldürülürse öldürülsün onlarla birlikte herkes ölecektir ve bu döngü birileri öldüğü sürece de devam edecektir…

Bu yüzden artık ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ demekten vazgeçilmeli. İnsanlık için, insan değeri için, kısacası kutsal olan insan yaşamı için bu gaflet uykusundan uyanıp çanların hepimiz için çaldığının farkına varılmalı. Barış dili, Kardeşlik dili, Sevgi dili kullanılarak yaşanan bunca kötülüğe dur denmeli…

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.