Kimine göre kısa, bana göre uzun bir zaman diyebileceğim kadar uzun bir zamandır yoktum. Bazen durmak gerekiyormuş meğerse.. Nedeni tam olarak belli olmasa da; içimdeki ağacın son yaprağının düşmesini bekledim belki de.. Sonbaharın tamamen bitmesini beklemek ve hayat ağacımın kış mevsimine hazır olmasını beklemek belki de..çetin bir kış olur mu bilemiyorum; ama ne olursa olsun içimdeki hayat ağacım ilkbaharda çiçek açacak ve bahar mevsimini iliklerine kadar hissedecek! Biliyorum! Ve İnanıyorum! Bu süre zarfında içimde kopan fırtınalardan mı bahsedeyim ya da hep diken üstünde yaşamaktan mı? Hem ara verilen bir dönem, hem deli gibi yazmayı özlemek.. Ne yaman çelişki bu böyle! Tıpkı bir insanı deli gibi özlemek ve aynı zamanda ondan köşe bucak kaçmak gibi..

  Evet, bir insan neden yazar? Konuşarak kolayından derdini anlatmak varken, insanoğlunun kendisini, kendi eli ile zora sokmasının nedeni ne ola ki? Ben, bu sorunun içinden kendim yazdığım halde tam anlamıyla çıkamıyorum.. Sanırım insanoğlu derdini konuşarak zihninde ve gönlündekileri tam olarak anlatamadığı kanısına vardığında yazmaya başlıyor. Yazarken düşünmeye dilediğimiz kadar süre verme imkanına sahipsiniz. Karşınızdaki insanın beden dilinden ya da ona karşı olan duygularınızdan etkilenme gibi bir riskin yükünü de taşımıyorsunuz, ayrıca günün herhangi bir saatinde “konuşma” sizi yakalayabilir, oysa yazma zamanını ve yerini siz seçiyorsunuz özgürce. Demekki yazarken kendi evinizdesiniz; konuşurken ise deplasmanda, yakın çevreniz ya da toplumun orta yerinde.. 

  Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler kitabında roman yazmak isteyen genç bir arkadaşının, yazmadan önce Anadolu’ya gidip, köy köy, kasaba kasaba dolaşmak, halkın psikolojisini tetkik etmek istediğini anlatır. Arkadaşının amacı; memleket halkının halet-i ruhiyesini ortaya çıkarmak, insanları yazacağı romanda en iyi şekilde konuşturmaktır. Arkadaşı dediğini de yapar. Bir süre Anadolu’yu gezer. İnsanları dinler, onlarla konuşur, hikayelerini toplar. Sonra geri döner. Fakat bir türlü romanı yazamaz. Romanı düşüncede kalır. Hayatı kaldığı yerden devam eder. Tanpınar bunun nedeni şöyle açıklar: “ Dostum, bu yanlış bir adımdı. Bütün gençliğinde ona bunu tavsiye etmişlerdi : Halkın arasına karışın,köye, kasabaya gidin.. yalnız orada hakikat vardır”. Hiçkimse ona dememişti ki, “ Sen yalnız başına bir realitesin, bu realiteyi bize anlat. Yaşadığın saati, duyduğun günü,hergün içini parçalayan sızıları ve her akşam sana yaşamak aşkını veren ümitleri anlat..”

  Tanpınar’ın söylediği şey kıymetli ve sahicidir. Arkadaşının hikayesi aşık olmak isteyen,fakat bunun için nasıl aşık olunacağını öğrenmeye çalışan bir adamın hazin durumunu andırır. Nasıl ki insan aşık olacağı kişiyi seçmez seçilir, aşkın içine girmez düşüverirse, edebiyatın da hayattaki yeri aynı şekilde benzerdir. İki çakıl taşının birbirine sürtünmesi gibi, insan içindeki hakikatle temas eder. Sonra ateş onu öylesine sarar ki boğulmamak, yanmamak, kaybolmamak için yazmaya başlar. Aşk da olduğu gibi ya yanıp kül olur kendi ateşinde, ya da eriyip başka bir şeye dönüşür içinde..

  Neden böyle olur? Neden bir insan durduk yere yazmak ister? Neden yazamayan birisi delirir? Bilinmez! Belki de neden insanın kendisidir. Kendi nedenine bir cevap bulmak için yazar. Enlemlerin ve boylamların arasına sıkıştırılmış dünyada nereye denk düştüğünü merak eder. Derdine bir çare, aşkına bir maşuk, kendine bir ben bulmak ister. Sözcüklerin gelip neden kendini bulduğunu, içindeki kapıyı çalan elin kime ait olduğunu, ilham dediği gizemin sırrını bilmek ister. Bilemezse delirir. Belki de bu yüzden Sait Faik, “yazmasam delirecektim” der.

  Yazmak, hayatın anlamını, var oluşunun aslını, ilahi aşkı bulmak için bir yol’dur. Her yol’da olduğu gibi burada insanın aradığı şey kendisidir. Ne yola çıkmak, ne yolun sonunda bir yere varmak önemlidir. Aslolan harfler, sözcükler ve onların arasındaki boşluklardır. Yazar bunu gördüğünde, işte o zaman içindeki kapıyı biraz olsun aralamış olur. Yolu yürüyenin aynadaki aksi, kalemi elinde tutan kişinin gölgesi olduğunu bilir. Latin Amerika’nın kesik damarlarından çoşkuyla akan Eduardo Galeonu bu yüzden şöyle söyler, “ Kitaplar beni yazıyor, ben onlar için yazıyorum. Sözcükler içimdeki kapının çalınma vaktine kadar yavaş yavaş, usulca büyüyorlar, ellerimin kapısını çalıyorlar. Tık tık tık, dışarı çıkmak istiyorlar, daha fazla şeye ulaşmak istiyorlar”...

  Evet, bir insan neden yazar?

  Zamanın mevsimlere, ayların günlere, günlerin saatlere bölündüğü bir dünyada neden yazmak ister?

   Belki de içindeki “ saatleri ayarlamak isteyen kişiye” daha fazla söz geçiremediği için. Kim bilir...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.