Batı’da Medya/Basın: Fransa ve İngiltere Örneği

 İnsanlığın, medeniyetin, demokrasinin ve daha birçok şeyin ana kaynağı ve başkenti olarak lanse edilen yer; Batı veya Avrupa…

 Geçmişten bu yana Batı/Avrupa tüm gelişmelerin merkezi olarak kabul edilip birçok şey “İthal İkameci” bir anlayışla oradan buralara getirilmiştir (bunun tek istisnası İslam’ın Altın çağıdır, çünkü Batı Ortaçağda karanlık bir dönemden geçerken Doğu en aydınlık çağını yaşamaktaydı). Bu nedenle birşeyler yolunda gitmediğinde oralara bakılarak yapılan yanlışlar düzeltilmeye çalışılmaktadır.

 Esasen bunun çokta yanlış bir yöntem olduğu söylenemez (tabi bu yöntemin kusurlu olmadığı anlamına da gelmez). Çünkü Batı’dan ithal ettiğimiz şeyler, oranın deneyim süzgecinden geçtiği için bu konuda otoritenin onların olması doğal bir sonuçtur. Ancak bu bağlamda Medya/Basın ve gazeteciliği ele alıp değerlendirdiğimizde, bu işin nasıl olması ve nasıl yapılması gerektiğini daha iyi ortaya koyabiliriz. Bu nedenle genel bir perspektiften Batı Medyasını/Basınını özellikle gazetecilik üzerinden mercek altına almakta büyük fayda bulunmaktadır.

 Fransa basını ve gazeteleri genel olarak üstün bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Özellikle, bu ülkenin en önde gelen gazetelerinden Le Monde ulusal ve uluslararası haberleri veriş tarzıyla örnek alınacak düzeye sahiptir; iş dünyası, kültür ve spor sayfaları siyaset sayfalarından aşağı kalmaz. Verdiği haberler ayrıntılıdır, kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır ve güvenilirdir. Canlı tartışmalara ve yorumlara yer verir; okur mektuplarına saygı gösterir. Ağırbaşlı havasından ve pek eğlenceli olmamasından yakınılabilir; ama eğlenceli sunum gibi bir savı hiç olmamıştır. Makalelerinden çoğu dolu içeriğin tam özümsenmesine elvermeyecek kadar uzun bulunabilir; ama okurlarından böyle bir külfeti bekleyen bir gazetedir. Bu da toplumun kültür seviyesinin yukarılara çekilmesi için yapılan bilinç bir uygulamadır. Sözün özü, Le Monde’tan alınan bir günlük doz insana yaşadığı dünyadan güvenilir biçimde haberdar olma duygusunu gerçekten verir.

 Tüm bunlar bu ülkenin Le Monde gazetesi dahil olmak üzere tüm gazetelerinin mükemmel veya kusursuz olduğunu göstermez. Fransa basını özellikle siyasal alandan gelen baskılara pek karşı koyamaz. Paris’in “seçim sahtekarlığının başkenti” olarak  manşetlere taşınmasının ardından büyük baskı yiyen ve bunun altında kalan Le Monde başarısız bir sınav vererek büyük bir yara almış ve geri adım atmak zorunda kalmıştır. Böylelikle seçkinci bir basını tevşik ederek hiyerarşik bir kimliğe bürünen Fransa basını, piramidin tepesinden yer alan elit tabakasıyla uyumlu hale gelerek halkı kısmen dışlamıştır (Tabi bu durum Fransa Medyasının/Basınının ahlakını tamamen yitirdiği anlamına gelmez).

 Öte yandan, İngiliz basını hakkında söylenen şey ise onun harika olduğudur (bu tabir birçok otorite tarafından kabul gören bir ifadedir). Avrupa ve diğer yerlerle kıyaslandığında bilgilendirici, hayat dolu, çeşitli ve çoğulcu, eğlenceli ve çoğukez matrak, siyasal bakımdan canlı, bağımsız, eleştirel, arsız ve biraz da sırnaşık bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Yani görevini en iyi şekilde ve hakkını vererek yapmaktadır. Bunun yanı sıra İngiliz basın kültürü belli oranda sağlıklı acımasızlığı benimser ve buna değer verir.

 İngiliz basını bu yönü itibariyle, yani görevini yaparken bazen dozu kaçıran acımasızlığı benimsemesi sebebiyle eleştirilerin hedefi olmaktadır. Ancak mümkün mertebe bunu, siyasal düzenlemeden/yaptırımlardan kaçınmak için kısmaya çalışırlar (bunun dışında kendisine pekte eleştiriler yöneltidiği söylenemez). Bu sayede Fransa basınına nazaran siyasetin işleyişi karşısında daha güçlü bir pozisyonda bulunan İngiliz basını ise kendisine muhalif bir kimlik edinmiştir.

 İyi Bir Medya/Basın Yolunda; Yitirilen Ahlak Nasıl Oluşturulmalı Ne Yapmalı?

 Türkiye başta olmak olmak üzere birçok yerde karşılaşılan haberciliğin/gazeteciliğin toplumsal statü ve saygınlık açısından alt basamaklarda yer alması durumu, daha önce de belirtildiği gibi Batı’da özellikle de İngiltere’de çok daha farklı karşılık bulmaktadır. Şöyle ki, Batı için bu durum yani halkın basını umursamadığı ve gazeteciliğin ikinci el araba satıcılığı ve emlak komisyonculuğuyla birlikte en az güvenilen meslek olduğu ‘yaygın bir efsane’ şeklindedir. Aslına bakılırsa bu sanıldığı gibi değildir; aksine İngiliz gazetecilerine dikkate değer ölçüde saygı duyulmaktadır. Hatta yapılan araştırmalarda, radyo ve televizyon muhabirleri güven tablolarında doktorlar ve öğretmenlerle birlikte en üst sıralarda yer aldığı görülmüştür. Yine bu araştırmalarda, büyük boy gazetelerde ve yerel gazetelerde çalışan gazetecilerin aynı ölçeğe göre yargıçlarla denk bir yüksek konumda bulunması, gazeteciliğin saygınlığı açısından önemli doneler vermektedir.

 

Basın özgürlüğünün İngiltere’de siyasetin işleyiş tarzından, özellikle güçlü bir iktidara sahip olma eğiliminden doğmasından ötürü kendisine önemli bir yer edinmesi, bu sayede mümkün olmuştur. İngiliz basını bazı çevrelerin sandığı gibi öyle gökten düşmemiş, köklü bir geçmişe dayanarak siyasal alanda büyük bir güç oluşturmuştur. Bu gücün ve saygınlığın korunması da onların kendilerinin hatalarını/yanlışlarını öz eleştiri süzgecinden geçirerek temel ilkelerinden ödün vermeden eksikliklerinin giderilmesi sonucunda gerçekleşmiştir.

 

Peki ‘biz’ bunu yapabiliyor muyuz veya ne kadar yapabiliyoruz? Aslına bakacak olursak, Türkiye’deki Medya/Basın ve gazeteciliğin çizdiğim tablo içerisinde kötü bir konumda bulunmasına rağmen, bir dönem bu kötü gidişata ‘dur!’ diyenler (daha doğrusu dur demeye çalışanlar) sayesinde bu içler acısı durum düzeltilmeye çalışılmıştı. Bu dönemde “metelik” (bir ahlaka sahip, ilkeli) geleneğinden gelen ve bu geleneği tüm benliğiyle özümseyen saygın gazeteciler (Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Metin Göktepe ve onlar gibi daha niceleri…), zamanla bu ülkede bir ahlak, bir felsefe geliştirmişlerdi; en büyük ilkeleri ise kamu çıkarını gözetmekti; halkını, insanını, yurdunu sevmek… Halkın, “Gözü-Kulağı-Dili” olmak, gitgide tüm insanlığın huzura kavuşması için çaba harcamak... Bu utku uğrunda emek vermek, gerekirse ölümü göze almak... Daha önce birçok gazetecinin öldürüldüğünü, namuslu, ilkeli, meslek ahakına/felsefesine uygun çalıştığında kendininde öldürüleceğini bile bile medya şarlatanlarına inat gazetecilik yapmak…

 Bir dönem bu yapıldıysa (daha doğrusu yapılmaya çalışıldıysa) bir daha yapılabilir demektir. Nietzsche “Tanrı öldü” sözünden hareketle tüm ahlaki ve dini temellerin çöktüğünü ifade ederken, bize sadece bir çözümsüzlük, yıkıntı sunmaz; aynı zamanda bu sözleriyle, bir üstün insanın gelip yitirilen ahlaki ve dini temelleri/değerleri yeniden inşa edeceğini de ifade etmektedir. Bu durumun Medya/Basın ve gazetecilik için de söz konusu olması, yani birilerinin çıkıp üstün insan vari bir şekilde Medya/Basın ve Gazeteciliğe yeni, iyi bir ahlak sunması kuvvetle muhtemeldir.

Bu bakımdan ‘Yurttaş Kane’ filmi oldukça ufuk açıcı ve yol göstericidir. Orson Welles’in başyapıtı olan söz konusu film, kendisine büyük bir servet kalan ve hayatında her istediğini elde eden bir Amerikalı olan Kane’nin, Medya/Basın ve Gazeteciliğin gücünün farkına vararak iflas eden bir gazeteyi alması ve bu gazeteye büyük bir güç katarak onu inanılmaz noktalara getirmesini konu alır. Bu gazetede devrim mahiyetinde bir işe soyunan Kane, çalıştığı ve aynı zamanda sahibi olduğu gazetenin ilkelerini oluşturması açısından büyük önem taşıyan bu sanat eseri birçok açıdan dikkate değer mesajlar taşımaktadır. Özellikle bu filmde gazeteciliğin bir ahlakı, daha doğru tabiriyle bir felsefesi olması gerektiğini ifade eden şu diyalog bir hayli önemlidir:

“Bu gazeteye birşey daha katmam gerek. Fotoğrafların, yazının dışında birşey. New York Inquirer’ı (gazete adı)New York için şu lambadaki gaz kadar vazgeçilmez kılmalıyım.

- Ne yapacaksın Charles?

Yayıncılık ilkelerim. Gülme, Jedediah. Hepsini buraya yazdım.

- Tutmak istemeyeceğiniz vaatlerde bulunmak istemezsiniz.

Bunlar tutulacak. Ben, bu şehrin sakinlerine bütün haberleri dürüstçe veren bir gazete sağlayacağım. Ben ayrıca…

- Ben ile başlayan iki cümle oldu (egoizmi vurgulamak amacıyla bir çıkış).

İnsanlar kimin sorumlu olduğunu bilecek ve Inquirer’da gerçeği süratle, basitçe ve eğlenceli bir şekilde öğrenecekler. Ayrıca halka, hem yurttaş hem de insan olarak haklarının yorulmaz bir savunucusunu sağlayacağım.

                                                                      

İmza: Charles Foster Kane”

 

Burada ortaya konulan kurallar (buna kısmen mini bir gazeteciliğin anayasası veya başvuru kitabı da diyebiliriz) birşeyleri oluşturma, yitirilen ahlakı yeniden kurma, ilkeli Medya/Basın ve Gazeteceliği yeniden tesis edip felsefesi olan bir yapı meydana getirme adına canalıcı imareler sunmaktadır.

 

Elbette gazetecilikle uğraşan herkesten bu şekilde bir devrim yapmasını beklemek çok doğru olmaz. Ancak, en azından ilkeli olmaları Medya/Basın ve Gazeteceliğin belirli ahlaki ilkelerini benimseyerek bunların bilincine ulaşıp uygulama aşamasına geçmeleri gerekmektedir. Her ne kadar gerek ulusal bazda gerekse yerel bazda bu aygıta dair bir takım ilkeler konulmuş ve bir ahlak manifestosu oluşturulmuş olsa da bunlar çok yüzeysel kalmaktadır. Şöyle ki bunlar, özellikle Türkiye’de popüler bir söylem olan ‘sözde Medya/Basın ve Gazetecelik ilkeleri’ şeklinde karşılık bulmakta ve bu doğrultuda işlev görmektedir. Gözüken o ki bu konuda birşeylerin ideal formuna kavuşması çok zor ve çetrefilli gözükmektedir (özellikle de bugünlerde). Ama bu her zaman böyle gideceği anlamına gelmez; bu yüzden birşeylerin yoluna girmesi ve yozlaşan ahlakın revise edilebilmesi için bu konuda en azından Stein Ringen’inin ifade ettiği şu ilkeler hayata geçirilebilir: “Basının görevi halkı aydınlatmak, eğitmek ve eğlendirmektir. Siyasal süreçten haberdar etmektir. Bir tartışma alanı işlevini görmektir. Yetkili konumda olanlardan hesap sormaktır. Yalın bir ifadeyle bu görevi iki unsurda toplayabiliriz: Halkı bilgilendirmek ve iktidarı mercek altına almak.”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.