E-GAZETE

BATIRAMAN’A BİR AĞIT…

08 Eylül 2010, 11:03
MEHMET ŞAFİİ EKİNCİ
   
   
     Hasankeyf’te hediyelik eşya dükkânlarından satın aldıkları puşileri başlarına sarmalamış olan son üç dört yerli turist de kalkmakta olan otobüse yetişerek bindiler. Hava sıcak ve bunaltıcıydı. Hasankeyf köprüsünü geçtikten sonra Batman’a, oradan da hiç durmadan Diyarbakır’a geçeceklerdi.
    
     Otobüsün kliması nerdeyse iş göremez durumdaydı. Dışarıdaki yakıcı hava kadar olmasa bile dışarıyı aratmıyordu içerdeki hava. Yol boyunca, yolun sağ tarafında bulunan tarihi mağaralar, geçmişte Dicle kıyısında yaşama başlayan insanlığın ayak izleri işaretleri gibi duruyordu. Dicle her zamanki gibi sakin ve kıvrılman, kadim akışına devam ediyordu.
     
     Otobüs Kesmeköprü’den sonra yol üstündeki askeri karakolda nöbet tutan askerlerin önünden geçerken otobüste bulunan turistlerin bazılarının gözleri karakola ve orada nöbet tutan askerlere kaydı. Askerlerin ellerinde tuttukları silahlar yoldan geçen arabalara dönük olmasına rağmen, o gün güzergâhta bir arama timi yoktu. Otobüsün ön tarafında oturan orta yaşlı bir çiftin gözleri yaşarmaya başladı belli-belirsiz. Şırnak Uludere’de askerlik görevini yaparken ölen çocukları geldi gözlerinin önüne.
    
     Otobüs, askeri karakolu geçtikten sonra sağa, Meymuniye Boğazı’na doğru ilerlemeye devam etti. Sarp dağlar arasına kıvrılıp sola doğru yavaş yavaş rampa tırmanmaya başladı. Otobüs ağırlaşmış ancak gözü yaşlı çiftin gözyaşları hızlanmıştı.
    
     Bir gece devriyesinde Uludere’de beş arkadaşıyla birlikte bir mayın pususuna düşürülerek öldürülen çocuklarının askerlik yaptığı bu coğrafya vahşi ve acımasızdı. Orta yaşlı çifti bu yolculuğa iten sebep de askerdeyken öldürülen çocuklarının nasıl bir coğrafyada askerlik yaptığını öğrenme istekleri olmuştu.
     
     Önce Urfa’da, Harran’dayken etkilenmişlerdi buralardan. Hava öylesine sıcaktı ki Hazreti İbrahim’i yakan ateş hiç sönmemiş gibiydi. Sanki buralara o günden bu güne kimsenin eli değmemiş gibiydi. Zaman tüneline girmişler de iki bin yıl öncesini görüyor gibilerdi. Uzun, beyaz entarileri ve kafalarında farklı renkteki puşileriyle erkekler, kerpiç evlerin gölgesinde oturmuş, sıcaktan kavrulmuş tenleri, yanmış, pörsümüş yüzlerindeki derin göz çukurlarından dışarıya fırlamak üzere olan kapkara gözleriyle “milattan öncede ne işiniz var!” dercesine acıyla bakıyorlardı turistlere.
    
     Bu coğrafyaya yoksulluk, yoksunluk ve kimsesizliğin hâkim olduğu açık bir şekilde görülebiliyordu.
    
     Dünyaya ışık saçan semavi öğretiler ve onların elçileri, dünyaya bu coğrafyadan taşımışlardı ilahi ve kadim mesajlarını. Ancak o ilahi ışıklar Batıyı aydınlatmışken bu coğrafya ateşler içinde yanıyordu. İlk, Harran’da şoka uğramıştı turistler. Ve bu şok Kızıltepe’yle, Mardin’le, Hasankeyf’le hala devam ediyordu.
    
     Meymuniyê Boğazı rampasını tırmanırken birkaç saniyeliğine dalıp gittikleri burayı, buraları, önce hissetme, sonra da anlamaya çalıştılar. Burası başka bir kültür, başka bir kara ve başka bir yoksuldu. Gözleri yaşlı çiftin çocukları, buralıların dağa çıkmış çocukları tarafından öldürülmüştü. Kadın, kocasıyla hiç konuşmamasına rağmen onun da yüreğinden geçenlerin aynı şeyler olduğunu hissediyordu.
    
     Ağır-ağır rampa tırmanan otobüs son virajı da döndükten sonra yavaş yavaş düze çıkmıştı. Otobüsün içindeki turist yolcular merakla bakınıyorlardı bu yoksul coğrafyaya.
     
     Otobüsün turist rehberi en ön koltuktaki yerinden kalkarak ilerisinde, camın önündeki göğse iliştirilmiş mikrofona uzandı. Birazdan karşılaşacakları petrol kuyularını, petrolü yer altından çıkarmaya yarayan at başlarını ve bölgenin Raman Dağları’nı anlatacaktı.
    
      Buraları çok iyi tanırdı rehber. Batman’lıydı. Dicle Yabancı Diller’i bitirdikten sonra sınava girip rehber olmuştu. Buraların çocuğuydu o. Raman aşiretinin lideri Eminê Perixanê’yi, Koçero’yu, Cemilê Çeto’yu ya da Bîşarê Çeto’yu ve aşiretleri çok iyi biliyordu.
    
     Bu coğrafyada yüzyıldır süregelen isyanları ve başkaldırıları yaşayan bu toprakların mektepli bir evladıydı o. Ancak o, yaptığı işte her konuya giremez, bu bölgenin siyasi tarihini rehberlik ettiği turistlere anlatamazdı.
    
      Ne isyancı Şeyh Sait’i ne de Seyit Rıza’yı anlatabilirdi onlara. Ne yakılan yıkılan binlerce köyü ne de sebepsiz bir şekilde öldürülen onbinlerce memleket insanını. Ne dilini konuşamayan insanları, ne buralara uzun yıllar boyu getirilmeyen elektriği ne de yapılmayan toprak reformunu, yolları, okulları ve de fabrikaları. Onlara “siyasi ajitasyon” çekemezdi.
    
     Rehberliğini yaptığı yerli turistler bölgenin tarihi görünümüne bakıp büyüleniyorken, rehber, bölgenin yakın tarihine dalıp anlatamadığı acı gerçeklerden dolayı kahroluyordu.
    
     Bu coğrafyaya vatan borcunu ödemek için askerlik yapmaya gelen gencecik çocukların neden öldürüldüklerini anlatmanın bir yolu yoktu. Bu kadim coğrafyada yaşayan halkın hiçbir halkı talan etmediğini, hiçbir halkı kılıçtan geçirmediğini anlatamazdı rehber. Hazreti İbrahim’in torunları olan bu halkın, onu yakan ateşle hala yanmakta olduklarını anlatamazdı onlara. Çünkü onun işi tarihi yerleri tanıtmak ve anlatmaktı. Ama yakını değil, uzak çok uzak tarihi.
    
     Keşke gözü yaşlı anne ve babaya anlatabilseydi. Çocuklarının ölümüne sebep olan gerçeği, başından sonuna kadar, tüm çıplaklığıyla anlatabilseydi keşke. Keşke bu acının son bulması için öğrencilik yıllarında kimlerle, ne tür çalışmalar yaptığını anlatabilseydi. Ama anlatamazdı işte.
    
     Bilmeyene, sorunlarının anlatımı yasak bir iç ülkede rehberlik yapmak çok zormuş. Bunu yıllardır geldiği her turda biraz daha iyi anlıyordu tur rehberi. Birkaç yıldır bırakmayı düşünüyordu rehberliği. Çünkü o, tarihin sadece turistik yanını değil, gerçekçi olan yanını da anlatabileceği bir alan seçmeliydi kendine.
    
     Serê Kaniyê’yi geride bırakmış ağır ağır ilerliyordu otobüs. Rehber, birkaç kilometre ilerde bulunan petrol kuyularını ve Raman’ı anlatmaya hazırlanıyordu ki birkaç yüz metre ilerde binlerce aracın ve binlerce insanın yolun sağına ve soluna savrulduğunu gördü. Toplanan insan kalabalığından, yolun solunda kalan yerin köy mezarlığı olduğu bile anlaşılmıyordu.
    
     Otobüs kalabalığa doğru ilerlerken, biriken insan kalabalığını yarıp geçemediği için durdu. Otobüs’ün içinde bulunan turistler büyük bir heyecanla ne olduğu merakı içindeydiler. Tur rehberi aynı merakla otobüsün sağ ön kapısından kendini dışarıya attı.
    
     Köy mezarlığının etrafına dağılmış binlerce insanın ağzını bıçak açmıyordu. Gözlerinin feri kaçmış, tek kelime konuşmadan derin bir yas halindeydiler. Mezarlığın sol-üst tarafındaki dağın yamacında bulunan köyden mezarlığa doğru inen kadınların yaktığı Kürtçe ağıtlar otobüs penceresinden merak ve korkuyla dışarıya bakanların içini titretiyor, onları derin, acı bir yalnızlığa itiyordu.
    
      Bu olayın ne olduğunu öğrenmek isteyen rehber, kalabalığın içine karışarak topluluğu sağa sola yararak, karşılaştığı herkese sorular sormaya başladı.
    
     Ancak kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Kimse kimseyle göz göze gelmek istemiyordu. Sanki herkes büyük bir utanç içinde, yüreğine kor basmış gibi sessiz ve bir o kadar da endişeliydi.
    
     Rehber, ağzını bıçak açmayan insan topluluğundan olayı kime soracağını bilmiyordu. Kalabalığı yararak sonradan mezarlık olduğu anlaşılan yere doğru zar zor yürümeye çalıştı. Etrafı briketlerle çevrili mezarlıkta, çam ağaçlarının gölgesine kazınmış yan yana dört uzun çukur ilişti gözüne ve tam o esnada ölenin bir değil dört kişi olduğunu anladı.
    
     İçine bir korku, derin bir yalnızlık ve acı çöktü birden. Kısa bir süre sonra az ilerde üç tabuta ilişti gözleri. Buğulanmış gözlerle şöyle bir bakıverdi tabutlara. O an çıkmak istedi mezarlıktan. Yavaş yavaş, geldiği yola doğru ilerlemeye başladı. Yarmaya çalıştığı kalabalığı bitirmek üzereyken göz göze geldiği acılı bir gence sordu ölenleri ve olayı.
    
     Cevap vermekte zorlanan genç gözleri yaşlı bir şekilde cevap vermeye çalıştı tanımadığı bu esmer, uzun boylu adama. “Dün gece bu tepede bulunan petrol tankları ateşe verilmiş. Rahmetliler de bahçelerinin tutuştuğunu düşünerek ateşi söndürmeye gitmişler. Ama onlar petrol kuyusunu saldıran ve yangın çıkaranların daha önceden yola döşedikleri mayına araçlarıyla basarak paramparça olmuşlar. Düşünsenize üç kardeş, bir de kardeşleri kadar sevdikleri Batman’dan gelen misafir bir arkadaşları.” dedikten sonra sağ elini ağlayan gözlerine ve çektiği burnuna götürüp anlatmaya devam etti. “Onlar bu memleketin en güzel evlatlarıydı. Onlar bu memlekette sürmekte olan savaşın bitmesi için ellerinden gelen her şeyi yapan insan hakları savunucularıydı!” Konuşmakta olan genç, birkaç cümle daha ilave etmişti iç yakıcı anlatımına.
    
     Dizleri titreyen rehberin gözleri dolmuş, neredeyse ayakta duracak hali kalmamıştı. Ölenlerin üçü kardeşmiş. Salih, Sadi ve Sıdık Özdemir kardeşler. Bir de arkadaşları varmış onlarla, Sedat Özevin.  
    
          Rehber dizlerinin üstüne çöktü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Çünkü öldüğünü öğrendiği kişiler onun arkadaşları ve yoldaşlarıydı.
Arkadaşlarının ölümünü öğrendiğinde küçüldü, küçücük bir çocuk oldu.
Bir an dondu, kırılgan bir buz parçası oldu ve vücudunun sol tarafından yüreği çıkarılmış kocaman, içi boş bir adam oldu rehber.
 
Bu duruma şahit olan oradaki acılı insanlar, onu ayağa kaldırmaya titrek, ağır adımlarıyla otobüse doğru yürütmeye çalıştılar. Zor da olsa açık olan ön kapıdan onu otobüse bindirip yerine oturttular. 
    
     Hüngür hüngür, çocuklar gibi ağlamaya devam ediyordu.
    
      Otobüste bulunan turistler hala ne olduğunu bilmiyorlardı. Ancak kalabalığa ve mezarlığa bakılırsa bu köyde ölüm vardı. Biriken mahşeri kalabalığa bakılırsa, ölen kim veya kimlerse çok değerli, sayılan ve sevilen birileri olmalıydı.
    
     Otobüsün ön koltuğunun hemen arkasında oturan ve yol boyunca bu coğrafyada öldürülen çocukları için ağlayan gözü yaşlı çift, otobüsün ön tarafına, rehberin yanına geldiler. Rehberin bu halini gördükten sonra onlar da rehbere katılarak ağlamaya başladılar. Bir yandan kadın, diğer yandan kocası, rehberi teselli etmek için ellerinden tutmuş gözyaşlarını akıtıyorlardı.
    
     Rehberin gözünün önünden mayına basan araçta bedenleri paramparça olan arkadaşlarının, dostlarının yüzleri gitmiyordu.
    
     Sedat ve Sadi kol-kola, Salih ile Sıddık da yan yana durmuş “Bizi ve bizim buraları da anlat turistlerine! ” diye haykırıyorlardı hep bir ağızdan.
    
     Raman’ın yamacındaki Meymuniyê Köyünden mezarlığa doğru inmekte olan ve karalara bürünmüş kadınların Kürtçe yaktıkları ağıtlar, komşu aşiretlerin değişik köylerinden ve Batmandan gelen kadınların feryatlarına karışıyor, yürekleri parçalıyordu.
    
     Rehber, ellerini avuçlarına alan orta yaşlı çiftle göz göze geldi bir an. Şimdi dışarıdaki kadınların insanım diyeni secdeye getiren ağıt ve üçünün ağlama sesleri birbirine karışıyor, hep beraber ağlıyor, isyan ediyorlardı.
    
     Ne rehber gözleri yaşlı çiftin neden ağladığını biliyordu, ne de yaşlı çift rehberin neden ağladığını. Kimse, kimsenin derdini bilmiyordu…
    
     O gün Raman ve yüreği insanlıkla dolu herkes ağlıyordu.
     
     Ve ağlamaya hala devam ediyorlar…
    
 Sedat Özevin, Salih, Sadi ve Sıdık Özdemir kardeşlerin anısına…
   
    
    

Bu makale 1525 kez okundu
Yükleniyor...
Yorumlar yüklenirken lütfen bekleyiniz...

YAZARIN DİĞER KÖŞE YAZILARI